neslihan 的个人资料بِسْــــــــــــــــــــ...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


Sevgili kul olmanın on şartı

 

Allahü teâlâ katında sevgili bir kul olabilmenin on şartı

Birincisi; Zahirîn ve Batının temiz olması:

Zahirîn temiz olması; giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyaların temiz ve helal olmasıdır.

Batının temiz olması ise; kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır.

Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allahü teâlânın düşmanlarından nefret etmek, dostlarına da muhabbet etmek gibi cenâb-ı Hakkın beğendiği iyi huylardır.

Kalb, Allahü teâlânın nazargâhıdır.

Gönül, kalb temiz olmazsa ibâdetlerin lezzeti alınamaz, mârifete,

Allahü teâlâya âit bilgilere kavuşulamaz.

İkincisi; dilin temizliğidir. Dilin zararlı,münâsebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip susması, Kur'ân-ı kerîm okuması, emr-i ma'rûf ve nehy-i münkerde bulunması, Allahü teâlânın emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi, ilim öğretmesi gibi.

Zîrâ sevgili Peygamberimiz; "İnsanlar, dilleri yüzünden Cehenneme atılırlar." buyurdu.

Üçüncü şart; mümkün olduğu kadar kötü insanlardan ve çevreden uzak durmaya çalışmalıdır.

Bu sebeple göz, haram şeylere bakmamış olur.

Zîrâ kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır.

Dördüncü şart; oruç tutmaktır. İnsan oruç tutmak sûretiyle meleklere benzemiş ve nefsini kahretmiş olur.

Hadîs-i şerîfte; "Oruç, Cehenneme kalkandır." buyuruldu.

Beşinci şart; Allahü teâlâyı çok hatırlamak, ismini çok söylemektir.

En fazîletli olan zikir, "Kelime-i tevhid”dir. Lâ ilâhe illallah Muhammederresulullah diyen kimse ihlâs sâhibi olur.

Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde, Ahzâb sûresinin kırk birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; "Ey îmân edenler! Allah'ı çok zikrediniz." buyurdu.

Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamlı zikretmelidir.

Her işinde Cenab-ı Hakkın rızasını düşünmek, hatırlamak da zikirdir.

Altıncı şart; İyi düşüncelere sahip olmaktır.

İnsanın kalbine gelen düşünceler dört kısımdır.

Bunlar; Rahmânî, melekânî, şeytânî, nefsânîdir. Rahmânî; gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaktır.

Melekânî; ibâdete, tâate rağbet etmektir. Şeytânî; günahı süslemekdir.

Nefsânî de; dünyâyı taleb etmek, istemektir.

Şeytânî ve nefsânî düşüncelerden kurtulmak gerekmektedir.

Yedinci şart; Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermek, irâdesine teslim olmaktır. Havf ve recâ, korku ve ümid arasında yaşamaktır.

Zîrâ Allah'tan korkan kimse, günah işlemez. Ayrıca mümin, ümitsizliğe de düşmez. Allahü teâlâ, ümitsizliğe düşmemeyi emretmektedir.

Sekizinci şart; sâlihlerle, iyi insanlarla beraber olmaktır.

Sâlihlerle sohbet edildiği takdirde, günahlara perde çekilir, haramlar gözüne kötü görünür.

Dokuzuncu şart; iyi ve güzel hasletlerle bezenmektir.

Bu da, her şeyi yaratan Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanmaktır.

Çünkü Peygamber efendimiz; "Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanınız." buyurdu.

Onuncu şart; helâl ve temiz lokma yemektir. Bu da farzlardandır.

Nitekim Allahü teâlâ, Bekara sûresinin yüz altmış sekizinci ayet-i kerîmesinde meâlen;

"Yeryüzündekilerden helâl ve temiz olanını yiyiniz." buyurmaktadır.

Peygamber efendimiz ise; "İbâdet on cüzdür. Dokuzu helâlı taleb etmektir."

Geriye kalan bütün ibâdetler bir cüzdür.

Helâl yemeyen kimse, Allahü teâlâya itâat etme gücünü kendisinde bulamaz.

Helâl yiyen kimse de, Allahü teâlâya isyânkâr olmaz. Helâl ve temiz yer, isrâf etmez.

Bunları yapanı Allahü teâlâ sever. Allahü teâlânın sevdiğini ise herkes sever.

Çünkü hadîs-i şerifte,

Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalbine düşürür." buyuruluyor

hey dost hele bir anlatıver....

 

                                                               

Hele bir anlatıver Güzel Dost! Kimler aldandı?
- Cehennemi hesaba katmayan dindar aldandı!

Çünkü Kur'an şöyle anlattı: ‘Allah tarafından hiç hesaba katmadıkları karşılarına çıkıverdi...' Zümer Sûresi, 47.

***

Bir daha söyleyiver başka kimler aldandı?

- Ölüm yokmuş gibi yaşayan dünya-perest aldandı!

Zira Kur'an turrayı şöyle bastı: ‘Her nerede olursanız olunuz ölüm size yetişir! Velev eflake ser çekmiş surlarda bulunun!' Nisa Suresi, 78.

***

Güzel Dost! Anlat bana daha kimler aldandı?

- Ameline güvenen abid aldandı!

Çünkü Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam şöyle ferman buyurdu:

Zinhar aldanmayın! Hiç kimse ameli ile kurtulamaz!

Soruldu: Sen de mi Ya Rasulallah?

Cevap verdi: Evet ben de!

***

Göster bana Can Sevgili! Daha kimler aldandı?

- Kendini hak yolunda sanıp, kılını dahi kıpırdatmayanlar aldandı!

‘Allah gayret gösterip cihad edenlere, olduğu yere mıhlanıp kalanların çok üzerinde bir ecr-i azim ihsan etmiştir.' Nisa Sûresi, 95.

***

Avaz et Hatip avaz, ta ki herkes duysun! Hele hele kimler aldandı?

- Nasıl desem bilmem ki namazsız aldandı!

Hele bir baksan ya Kur'an nasıl anlattı: 'Ashabı yemin Cennetten seslenip mücrimlere soruyorlar, sizin bu sekar cehennemine girmenize ne sebep oldu? diye.

Onlar da diyorlar: Biz namaz kılanlardan değildik…' Müddessir Sûresi, 39-43.

***

Kim öz-canını yaktı, kimler aldandı?

- ‘Ben bundan sonra kurtulmam.' diyen me'yus aldandı!

‘De ki; Günah işlemek suretiyle öz-nefisleri aleyhine israf etmiş kullarım! Allahın rahmetinden ümidi kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz o öyle gafur, öyle rahim. Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azab gelmeden evvel tevbe ile Rabb’inize dehalet edin ve ona halis Müslümanlık yapın, sonra kurtulamazsınız!' Zümer Sûresi, 53-54.

***

Anlat anlat daha kimler aldandı?

- ‘Bakma! Benim kalbim temiz.' diyen amelsiz aldandı!

‘Yemin olsun ki zamana! İnsan mutlak hüsranda. Ancak şunlar müstesna: Onlar iman edip salih amel işlediler!..' Asr Sûresi, 1-3.

***

Deyiver bana başka kim aldandı?

- ‘Göreceksin biz nice hacı-hocadan önce gireriz cennete!' diyen nâdan aldandı!

‘Şüphesiz korunan müttekıler içindir Rabblerinin katında na'im cennetleri. Artık müslimleri mücrimler gibi kılar mıyız? Neniz var? Nasıl hükmediyorsunuz? Yoksa size mahsus bir kitap var da onda şu dersi mi okuyorsunuz?' Kalem Sûresi, 34-37.

***

Bahsediver Hatip! Daha kim aldandı?

- ‘Bu da bir şey mi canım, millet neler işliyor.' diyen günahkar aldandı!

‘Ona kendi kazandığı, size de kendi kazandığınız. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz.' Bakara Sûresi, 134.

Lakin ‘Şüphe yok bütün yaptıklarınızdan mesul tutulacaksınız!' Nahl Sûresi, 93.

***

Anlatıver Dostum! Daha kim aldandı?

- ‘Benim babam da hacı.' diyen evlat aldandı!

Çünkü baksana dalgalar arasındaki inkarcı oğlu için yalvaran Nuh peygambere ne denildi: ‘Ey Nuh!.. O senin ailenden değil; çünkü o, dürüst iş yapan temiz bir insan değildi. O halde hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme. Onun kurtulması için dua ederek cahil bir iş yapmandan seni sakındırırım.' Hud Sûresi, 46.

***

Haber et Hatip haber! Başka kim aldandı?

- ‘Ben gıybet etmiyorum ki, olanı söylüyorum.' diyen aldandı!

Zira Efendimiz bir gün soruverdi: ‘Bilir misiniz gıybet nedir?’ diye.

Ashab, Allah ve Rasulû daha iyi bilir, dediler.

Efendimiz, kardeşini beğenmiyeceği şekilde anmandır, buyurdular.

Soruldu: Ya söylediğimiz şey onda varsa?

Cevap verdi Efendimiz: Eğer varsa onu gıybet ettin demektir. Şayet söylediğin onda yoksa, bu zaman da ona iftira ettin demektir.

***

Daha kim yandı, kimler aldandı?

- ‘İşlediysek biz işledik; azabını çeker diyetini öderiz.' diyen bedbaht aldandı!

‘Yemin olsun! Rabbinizin azabından onlara velev bir nefha, bir kıvılcım dokunuverse VAY BİZLERE derler!' İsra Sûresi, 21.

***

Vah Nâsih vah! Demek bunca insan aldandı!

- Güzel dost! Bir bilsen daha kimler aldandı!

 

EY NEFSİM!

Yıllardır beni uyuttun. Hep yarına bıraka bıraka koca bir ömür heder oldu. Gecelerim teheccütsüz heyecansız gündüzlerim semeresiz başarısız geçti. Acaba yarın yarın diye uyuttuğun yarınlarımı, meçhul bir yarında nasıl doldurabileceksin?

Ne zaman beni çevreleyen basitliklerle bağımlılıklara civciv misali küçük bir darbe vurup hür dünyaya açılmak istesem, granitten dağlar gibi karşıma dikildin. Olmadık desiselerle beni kandırdın. Bitmeyen isteklerle beni aldattın. Yıllardır taam (yemek), kelam (konuşma) menam (uyku) hapisanesinde, inim inim inlettin, ızdıraplarımı, bana ney gibi dinlettin. İrademi, rehavet, meskenet zincirleriyle sımsıkı sardın.

Bana sunulan saat altınlarını değerlendiremedin. Hepsini badi heva zayı ettin. Kimbilir, içinde ne hediyeler saklayan günlerin ve ayların zarfını açamama bile müsaade etmedin. Hepsi boşa gitti. İçlerinde neler sakladığını anlayamadan.

Söyler misin; ALLAH aşkına, senin yaşayan bir cenazeden ne farkın var?

İnsan süresini ağlaya ağlaya okudun. Amma o muhteşem sarayın kapılarını bir türlü aralayamadın. Kendini, kendi çevreni tanıdığın kadar tanıyamadın. Kendi içinde kendine yabancı kaldın. Kendi kendine hapisane yaptın.

Fetih süresini okudun, bırak dışarıyı, içinde bir tek fetih bile yapamadın. Konuşma, yemek, uyku esaretinden kurtulamadın. İradeni feth edemedin. Namazla cenneti takas etmeyi çalıştın, ayetleri bir teyp gibi ezberledin amma uyguladıkların hep adetlerin oldu.

Peygamberimizin saçlarını ağartan Hud süresiyle karanlık gecelerin bir türlü aydınlatamadın. Gayreti hep birilerinden bekledin. Senin de birileri olduğunu hep unuttun.

Bir fikir uğruna hayatı hakir gören peygamberlerin hayatını, uzun kış gecelerinde kıssa niyetiyle okudun. Fakat hayatındaki kışları, bir türlü baharlara çeviremedin. Çünkü onları anlayamadın.

Yusuf’u düşündün mü hiç? Kuyu diplerini sultanlığa sıçrama rampası yaptığını, hapisaneleri nasıl medreseye çevirdiğini anlayabildin mi? Dünya ve içindeki her şey ayaklarının ucundayken hayatı istihkar edip ölümü özlemesini anlayabildin mi? Anlayamadın evet anlayamadın... onun içindir ki Yusuf’ta boğulan dünyada, boğulmak üzere ölüm çığlıkları atıyorsun.

Ateşler içindeki İbrahim’in ateşleri bir baharistana çevirdiğini, bıçak altındaki İsmail’in yeniden doğduğunu, Sefine-i Nuh’u batırmak isteyen tufanların ancak sahili selametle çıkmasına hizmet ettiğini suikastlar içinde İsa’nın denizler ortasında, Musa’nın nasıl vuslata erdiğini anlayabildin mi?

Anlayamadın ...

Ya çelikten duvarlara çarpmış gibi bir örümcek ağı karşısında beyinleri dumura uğrayan müşriklerin düştüğü perişan halde yatan gizli hikmeti çözebildin mi?

Bir gergef gibi ömrünün her anın çile yumağıyla dokuyan Hz. Muhammed (S.A.V) “Ümmetim” derken sen nefsim dedin. O davam derken sen hevam dedin. O davasını yüceltirken sen hevanda cüceleştin. Onun çağları peşinden sürükleyen davasından ne yazık ki kala kala sarığı, sakalı, tesbihi, umresi, namazı kaldı. Ne yazık ki; onları da bir türlü anlayamadın.

Kokularla süslediğin sakalın ruhunu, ruhunla mecz edemedin. Dolayısıyla sakallı çocuk olmaktan kurtulamadın!

Başındaki sarık beyaz kefenin iken, yastığının altındaki ölümü çok uzaklarda zannettin. Dünyanın oyuncaklarıyla evcilik oynarken, dünyanın elinde, oyuncaklaştığının farkında bile olamadın.

Bir adet halinde getirdiğin beş vakit namazın aynı safta omuz omuza namaz kıldığın kardeşini gıybet etmekten seni kurtaramadı. Kalbine gözüne kulaklarına el ve ayaklarına tutturamadığın oruçların sadece midene münhasır kaldı. Oruç tuttuğunu zannettin amma, aç kaldığını anlayamadın.

Başına taç ettiğin başörtüsü sadece başını örtebildi. Başının altındakiler ne yazık ki başörtüsünden nasibini alamadı. Çünkü başörtüsünü takva örtüsüyle birlikte örtmedin. Gözlerin, kalbin ve duyguların çıplak kaldı. Kendini fark ettirebilmek için aynanın karşısında çeşit çeşit kılıklara girdin. Yapmacık gülüşlerle, hırsızlama bakışlarla başkalarının duygularını çalmaktan utanmadın. Ruhunun çığlıklarına bedel sen gülüyordun. Düştüğünü ve düşürdüklerini anlayamadın.

Burnunun dibindeki farzları görmezden gelip, sünnet diye diye defalarca umreye gittin. Kabe’yi tavaf ettin. Yeryüzündeki iki milyar Müslüman’ın sadece kemmiyet olduğunu, bir keyfiyet olmadığını hiç düşündün mü? Düşündün mü binlerce birilerimiz varken nasıl ayrı kaldığımızı nasıl parçalandığımızı.

Aynı camii de birlikte namaz kıldığın kardeşinin fakr-u zaruretini görmezden geldin. Onu ihtiyaçları pençesinde kıvranırken, zevkle seyrettin. O kuşların dondurucu soğuklarını kemiklerinde ısıtırken, sen buğulu camların arkasında tesbih çekiyordun. Dünya cennet kevserlerine denk bir lezzeti, kardeşinin acılarını dindirme lezzetini tadamadın. O lezzeti falan duayı şu kadar okuyarak alacağını zannettin. Aldandın. Elindeki elmasları birkaç şekerlemeye değişen ahmak çocukları gibi aldandın.

Hani hepimiz mümindik, hani birimizin ızdırabı hepimizin ızdırabıydı. Hani şarkta bir müminin ayağına diken batsa, garptaki mümin rahatsız olacaktı. Hani bir mümin öldüğü zaman, sema ve arz onun ölümüne gözyaşı dökerdi. Hani mümin yeryüzünün zinetiydi. Hani müminler bir vücudun azaları gibiydi. Hani göz ağrısa, bütün vücud o acıyı içinde hissedecekti.

Hani Hz. Ebubekir’in teslimiyeti? Hani Hz. Ömer’in destanlaşan adaleti? Hani Hz.Osman’ın dillerden düşmeyen hayası? Hani Abdurrahman gibi zenginler? Hani Ebuzer gibi fakirler hani Ensar Muhacır gibi kardeşlikte yarışanlar nerede, nerede hani? Anlayamadın. Ne yazık ki bunları anlayamadın!

Anla artık!... Ne olur anla!
Anla ki, cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil!
Anla ki; cennete giden yol asfaltla döşenmemiş!
Anla ki; bedelini ödemediğin hiçbir şeye sahip olamazsın!
Anla ki; dünyayı bize bizler zindan ediyoruz.. ihmallerimiz, enaniyetimiz, samimiyetsizliğimiz ......
Anla ki; Eyüp gibi sabır erbaini doldurmadan, Yusuf gibi kuyu diplerinde yıllarca çile çekmeden, Yakuplar gibi gözlerini hasrete kurban etmeden ,olmaz!

Anla ki; İsmail’ler gibi bıçak altına yatmadan, İbrahimler gibi YA ALLAH deyip kendine ateşlere atmadan olmaz. Sefine-i Nuh gibi tufanları yara yara hedeflere gitmeden olmaz!

Ve Anla ki; bir ömür boyu gözyaşlarını ceyhun edip alın teriyle mecz ederek ümmeti için an be an, dem be dem, çile çeken Hz. MUHAMMED (s.a.v.) gibi çekmeden olmaz!

Ve şunu çok iyi anla ki; başkalarının hayata Aşık olduğu kadar Ölüme Aşık olmadan Olmaz!!!!!!

ESMAÜL HÜSNA

 
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
   besmele47.gif  
  

''RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADIYLA'

< - ~~ ASMÂ ALLÂH UL HUSNÂ ~~ - >

~~ SELAM SANA EY SEVGİLİ ~~

          

MAZLUM ÜMMET İÇİN!!!
Elleri duaya, dilleri zikire çağırıyoruz

Zikrullah ile, La İlahe İllallah lafzı ile
Rabbimize yaklaşan yüreklerimizi, bir avuç 
.dua ile yine kendisine sunmaya ne dersiniz

Canlı Kuran-ı Kerim

BİZİM UĞRUMUZDA MÜCAHEDE EDENLERE
MUTLAKA YOLLARIMIZI GÖSTERİRİZ.
VE HİÇ ŞÜPHE YOK Kİ, ALLAH MUHSİNLERLE
(- ALLAH'I GÖRÜR GİBİ İBADET EDEN MÜCAHİTLERLE -)
BERABERDİR.  


  ESMA-UL HÜSNA 

 ALLAH'IN GÜZEL İSİMLERİ 

*

ALLAH BİRDİR!

*

   
       
CEKİC@N
 
Her ne istiyorsan kendinde ara!
Senin caninin icinde bir can var, o cani ara!
Senin daginin icinde bir hazine var, o hazineyi ara!
Eger yürüyen dervisi ariyorsan,
Onu senden disarida degil,
Kendi nefsinde ara! (Mevlana)

www.Bigoo.wswww.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws 

www.Bigoo.wswww.Bigoo.wswww.Bigoo.wswww.Bigoo.wswww.Bigoo.ws


اتفرشو
  Bismillahir-Rahmanir-Rahim! Elhamdulillah,
elhamdulillah, elhamdulillahi Rabbil-
ālemine! 
Allahumme salli 'alā Muhammedin
ve 'alā Āli Muhammed!
NEOLURSA OLSUN, HERZAMAN SIZIN YANINIZDAYIZ!!! 
DUALIRIMIZ HEP SIZINLE!! 
BUNU HERKEZ BILSIN KI ZULM EDENLERIN NE BU DÜNYADA NE DE AHIRETDE YARDIMCILARI VARDIR!!
İnsanlar arasında Allah'ı bırakıp da ona ortak koşanlar vardır. Onları, Allah'ı severcesine severler. Mü'minlerin Allah'a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah'ın olduğunu ve Allah'ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi. ´ (BAKARA) 
 
rosa7.gif   rosa7.gif   rosa7.gif   rosa7.gif

"De ki: Ben, buna karşı sizden bir ücret değil, ancak Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler
(olmanızı) istiyorum." (Furkan Sûresi 57.Âyet
Image Hosted by ImageShack.us
"Ey iman edenler! Eğer siz ALLAH'ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz." (Muhammed Sûresi 7.Âyet)
 

Ey Yolcu

Aglayarak Geldigimiz Dünyadan
   yine Aglayarakmi Gidecez??

Image Hosted by ImageShack.us
Bu dünya "dayanma" dünyasıdır,

"darılma" değil

DÜNYA AĞIR ADIMLARLA DÖNÜP DURSADA ,

          ZAMAN HİÇ KİMSEYİ DURUP BEKLEMEZ

       İNSAN BÜTÜN HATALARINDAN DERS ALSADA

                HAYAT YENİ HATA YAPMADAN

                             ÖĞRENİLMEZ....



Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us
 

Ey Alem-i İslam!

Uyan, Kur'an'a sarıl!

İslamiyet'e maddi ve manevi bütün varlığınla müteveccih ol!









*
Dua
*
   
"Ben sizi ateşe düşmekten korumak
için eteklerinizden tutuyorum; halbuki siz,
benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz." (Hadis–i Şerif)

KUŞ MİSALİ UÇUYORUZ BİLİNMEYEN 

BİR YERE  

YOLCULUK NEREYE BİLEN VARMI...???

sonbahar

MekkeKudüsBismillahirrahmanirrahimKudüsMekke

Muhammed Mustafa(sav)-MEKKEMuhammed Mustafa(sav)-MEKKE

Dünya gemisi üzerinde her an seyahat eden insanin

'ben ahirete gitmem' demesi, ne kadar ahmakcadir.

Bu gemi ahirete gitmektedir.

 Gitmemeye kudreti yeten var ise buyursun asagiya insin.















Gel Kardesim diyorum, rabbini dinle

Dünya gitmeyecek inanki seninle

Sulara darginmisin ki, gusulün yok

Kör kütükte kayidin Islamdir amma,

Islamin kütügünde belki kayidin yok!...

Ve Anamiz (HZ)Havva'dir, Babamiz (HZ) Adem.

Nicin kimimiz cevher kimimiz maden?!

Bir fincan Kahveye tesekkür eden sen

Yaradana nankörlük acaba neden?...









 
 

Sözleri melek şehâdetine eş... Dalga dalga denizler "Hû" der coşar, Irmaklar durmadan hep Sana koşar. Ormanlar uğuldar durur derinden, Mûsıkîler yükselir her birinden. Nağmelerle inler bahçeler, bağlar,
El kaldırır Sana tepeler, dağlar.. İsmini yâd eder burçlar, felekler, Yâd ettiği gibi gökte melekler… Rikkatle uçan kuşlar Sen'i anar, Bir hür mavilikte sonsuza kadar. Bilen bilir; onların önü açık, Bilmeyene de lütfeyle azıcık..!

 

 

 

HATiM DUASI

Yâ Rabbi! Dile getirdiğimiz her türlü eşsiz hamd ve sena ancak Sana mahsusdur. Bütün salat ü selamlar; rahmet ve selametlikler, iki cihan güneşi, baslarımızın tacı Rahmeten lil'âlemin, ResûI-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Seyyidina-Ebe'l-Kaasım Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz ve O'nun bütün âl ve ashabına olsun.

"0l! emriyle; bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen sayısız alemleri yaratan; "Yok 0l!" emriyle de, her şeyi bir anda yok etme gücüne sahib olan, alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Yüce Allah'ım! "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim" buyurdun. Biz de; huzuruna geldik, boynumuzu büktük, ellerimizi Sana açtık. Seni Rahim, Gafur biliyoruz.  Rahmet ve Gufran ism-i şerifinle tecelli eyle, ellerimizi boş döndürme yâ Rabbi! Kur'an-ı Kerim'in bereketi ile ve alemlere rahmet olarak gönderdiğin sevgili Peygamberimizin hürmeti ile bizleri af eyle, ey Kerim; bizleri affet yâ Rahim. Allah'ım! Bizleri Kur'an-ı Kerim'in zineti ile süsle. O'nun kerameti ile mükerrem eyle ve şerefiyle şereflendir.

Yâ Rabbi! Okuduğumuz hatm-i şerifi dergah-i ulûhiyyetinde kabul eyle. Kur'an-ı Kerim'in her harfi için bizlere sevap yaz. Okurken yaptığımız hataları bağışla, tam ve mükemmel okumuş gibi kabul buyur. Kur'an-ı Kerim'i kalblerimize nur eyle, Cennet yolumuzu aydınlat.

Yâ Rabbi! Biz, ancak Sana ibadet ve yalnız Sana kulluk ederiz. Ancak, Senin için namaz kiler ve yalnız Sana secde ederiz. Yalnız sana yalvarır, ancak Sana koşar ve Sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. ibadetlerimizi sevinçle ve arzu ile yaparız. Yasak ettiklerini yapmaz ve azabından korkarız. Sen'den, bizlere rahmet ve ihsanının bol olmasını dileriz yâ Rahim.

Allah'ım! Bizlerden eksiksiz ibadet ve tâat bekliyorsun. Bunlara, ancak Senin sonsuz yardımınla sahip olabiliriz. Öyle ise; bize, Senin hoşnutluğunu kazandıracak, kusursuz ibadet ve tâatde bulunma imkanını bahşeyle!

Allah'ım! Vermiş olduğun nimetlerin elimizden çıkmasından, sağlık ve dirliğimizin bozulmasından, beklenmedik felaketlerden ve gazabının her türlüsünden ancak Sana sığınırız. Biz, aciz kullarının dualarını kabul eyle yâ Rabbi!

Yâ Rabbi! Bizleri, Kur'ân'ın hidayeti ile yola getir. Onun faziletiyle derecelerimizi yükselt. Kur'an-ı Kerim'in tilavetiyle günahlarımızı affet.

Ey bağışlaması ve ihsanı sonsuz olan Allah'ım! Ayıplarımızı ört, kalplerimizi pak eyle; hastalarımıza şifa; dertlilerimize deva, borçlarımızı ödemek imkanı ver. Din ve dünya işlerimizi islah eyle yâ Rabbi!

Ey yerleri ve gökleri yaratan, gizli ve açık her şeyi hakkıyla bilen ve bütün varlıkların biricik sahibi olan Allah'ım! Gerçek bilir ve bildiririz ki, Sen'den başka Allah yoktur. Bizleri nefsimizin çılgın istek ve arzularından muhafaza eyle. Şeytan'ın bozguncu telkinlerinden Sana sığınırız. Allah'ım! Gönlümüzü, bütün azalarımızı sönmez, sonsuz nurunla aydınlat.

Yâ Rabbi! Bize, küfre açık kapı bırakmayan eksiksiz bir iman nasip eyle. Allah'ım! Bizi, yolunu şaşıran ve saşırıtanlardan değil, hidayete eren ve hidayete eriştiren kullarından eyle.

Yâ Rabbi! Görüşümüz kıt, gücümüz çok az; bu yüzden rahmetine ta'rifsiz derecede muhtacız. Ey her şeye Kadir, gönüllere şifa veren Allah'ım! Sen'den rahmetini dileriz. Duâmızı kabul eyle.

Yâ Rabbi! Maksadımız Sen'sin. Biz her isimizde Seni, her şeyde Seni kasd ederiz. Yalnız Seni isteriz. Bütün isteğimiz de, Senin bizden razı olmandır. Bizi, sevgili kullarından eyle Allah'ım!

 Yâ Rabbi! Bizleri, iyilik yaptığında sevinen, kötülük yaptığında hemen pişman olup Sen'den afv dileyen seçkin kullarından eyle. Allah'ım! Bilerek veya bilmeyerek işlediğimiz bütün günahlarımızı bağışla, çok bol olan rahmetini bizlerden esirgeme.

Yâ Rabbi! Bütün işlerimizin sonunu hayr eyle; dünyada rezil olmaktan, Ahiret'te de azabından muhafaza eyle.

Allah'ım! Bizi dirlik ve doğruluk üzere yaşat, aramızdaki sevgi bağlarını güçlendir, kalblerimizi ayni görüş ve düşünüş halkası içinde birleştir. Dinden, imandan, doğruluktan, Sana ibadet ve taatdan ayırma Yâ Rabbi!

Yâ Rabbi! Bizleri, verdiğin ni'metlere karsi sükür borcunu yerine getiren; nimetlerin karşısında nankörlük değil, bol bol hamd eden kullarından eyle, üzerimizden nimetlerini eksiltme, Allah'ım!

Allah'ım Son nefesde, ölümün aklı baştan gideren acılarından bizi koru. "La ilahe illâllah Muhammedün Resûlüllah" Ve "Eşhedü en la ilahe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh" diyerek, ruhumuzu teslim etmemizi nasib eyle Yâ Rabbi!

Hâsıl olan sevabı; Hazret-i Adem'den Hazret-i Fahr-i Alem Muhammed Mustafa sallallahü

aleyhi ve sellem'e kadar gelip geçen bütün Peygamberan-i ilzam ve Rusûl-i kiram aleyhim'üssalâtü vesselam hazretlerinin ervah-i pâk-i tayyibelerine hediyye eyledik, ikram eyle Yâ Rabbi!

ÂI-i Ezvac-i Tahirat, ashab-i Güzin, Ensar ve Muhâcirin, Tabi'iyn, Tebe'i-tabi'iyn, Eimme-i Müctehid'in, ridvânullahi tealâ aleyhim ecma'iyn hazretlerinin de ervah-i pâk-i tayyibelerine hediyye eyledik. Sen vâsıl eyle yâ Rabbi!.

Müfessirin, muhaddisin, muhakkikin, ulema-i amilin, kurra-i kâmilin, meşâyih-i vasilin, sulehâ-i salihin, ağniyâ-i şâkirin, fukara-i sâbirin, gurebâ-i müslimin, hattatin, huffaz, tullab ve cemi-i hamele-i Kur'an-ı Kerim nevverallahü merâkidehüm ve ce'alel cennete me'vahüm efendilerimizin de ervah-ı pâk-i tayyibelerine hediyye eyledik, Sen kabul eyle yâ Rabbi!

Bütün ehl-i imam ile Ehlullah'in ve Evliyaullah'in da ervah-i pak-i tayyibelerine hediyye eyledik, Sen vasil eyle Yâ Rabbi!

Velhâsıl; şu âna kadar dâr-i Dünyâ'dan dar-i Ukba'yâ irtihâI ve intikal eden bütün mü'minin-i mü'minat; müslimin-i müslimat, ma'sûmin-i ma'sûmat, mazlumin-i mazlumât, kaffe-i ehl-i imanin da ruhlarına hediyye eyledik, Sen kabul eyle Yâ Rabbi!

Cümlemizin kalbine İslam nurunu, Kur'an hidayetini ver. Cümlemizi Islam'a bağla, bizleri Müslüman olarak yaşat, Müslüman olarak öldür. Bizleri Dünyâ ve Âhiret mutluluğuna erdir. Dünya'da mekansız, Âhiret'de imansız bırakma Yâ Rabbi!

Yâ Rabbi! Habib'in Muhammed Mustafa, Kitab'ların, bütün sevdiklerin yüzü hürmetine, bizleri dergah-i bârigâh-ı ulûhiyyetinden bos çevirme, duâlarımızı kabul eyle, yâ Gafur u  yâ Gaffâr.

 Amin, Amin, Amin… Bi hürmeti seyyidi'l-mürselin ve'l-hâmdülillahi Rabbi'l-Alemin.

Sübhâne rabbike rabbi'l-izzeti amma yasifûn ve selâm ün ale'l-mürselin ve'l-hamdü lillahi Rabbi'l-Alemin ..

Hayırların fethi, şerlerin def'i, ehl-i imânın selameti, insanlığın kurtuluşu, memleketimizin her türlü kötülüklerden korunması, Ümmet-i Muhammed'in selameti için EL-FATIHA.




Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla


Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
 
 VEDA HUTBESİNİ DİNLEMEK İÇİN
 

namaz2md6

Eşimizi,dostumuzu akrabalarımızı namaz konusun da uyaralım yarın ahirette
''Sen kılıyordun ama beni hiç uyarmıyordun''
sözünü duymamak için elimizden geldiğince, tatlı dille namazın önemini anlatalım inşaALLAH.


  Kulaklarin Ezanı Duymuyorsa


Nefsine Yeniliyorsan


Vazifeni Erteleyip


Nasipsizlik Ve Gaflete Koşarak


El Açıp Kucaklayıp Varıyorsan.


bak bu Yazı Gözüne İlişti ise


Ve Hala Sağsan Soluk Alıp Veriyorsan


Yüce Mevlam Sana Merhamet Ediyor.


hadi Kalk Aksatma,erteleme Vesveseye Kapılma.


çık Rabbinin Huzuruna Vazifeni Eda Et


İste Rabbinden Duanla.

BİR DEMET HADİS-İ ŞERİF

               EVLADINA KUR'AN-I KERİM'İ ÖĞRETEN BABAYA KIYAMET GÜNÜ SULTAN TACI GİYDİRİLİR

b1a3b4e99bd612b7ad92ee9165002923

   DİN KARDEŞİ BİR MÜSİBETE UĞRADIĞINDA ONU TAZİYE EDENE ALLAHU TEALA KIYAMET GÜNÜ KERAMET ELBİSELERİ GİYDİRİR  

b1a3b4e99bd612b7ad92ee9165002923  

HARCADIĞIN PARALARIN EN FAZİLETLİSİ, AİLENE HARCADIĞINDIR

  b1a3b4e99bd612b7ad92ee9165002923

 BİR HAYIRLI İŞE VESİLE OLAN KİŞİ, O İŞİ YAPAN KADAR SEVAP KAZANIR

 b1a3b4e99bd612b7ad92ee9165002923

MERHAMET ETMEYENE (ALLAH KATINDA) MERHAMET OLUNMAZ

 b1a3b4e99bd612b7ad92ee9165002923

İNSANLARA TEŞEKKÜR ETMEYEN,ALLAH'A ŞÜKRETMİŞ OLMAZ

 b1a3b4e99bd612b7ad92ee9165002923

İNSANLARIN AYIPLARINI ARAŞTIRISAN, ONLARIN BOZULMASINA SEBEP OLURSUN

 b1a3b4e99bd612b7ad92ee9165002923

İNSAN GÜZEL AHLAKI İLE,GECEYİ İBADETLE GEÇİREN DERECESİNE ULAŞIR

 b1a3b4e99bd612b7ad92ee9165002923

MİZANDA, GÜZEL AHLAKTAN DAHA AĞIR HİÇBİR ŞEY YOKTUR

 b1a3b4e99bd612b7ad92ee9165002923

  SİZDEN BİRİNİZİN HANIMI MESCİDE GİTMEYE İZİN İSTEDİĞİNDE ONA ENGEL OLMASIN

 b1a3b4e99bd612b7ad92ee9165002923

KÜÇÜĞÜMÜZE ACIMAYAN VE BÜYÜĞÜMÜZÜN HAKKINI TANIMAYAN BİZDEN DEĞİLDİR

 b1a3b4e99bd612b7ad92ee9165002923

ASIL ZENGİNLİK MAL ÇOKLUĞU DEĞİL,GÖNÜL ZENGİNLİĞİDİR


  

1212131987dua

             RESULULLAH'IN (s.a.v.) DUA İLE İLGİLİ SÖZLERİ

 

 "Allah katında, duadan daha kıymetli bir ibadet yoktur."

2- "Kulun, Rabbine en yakın olduğu hâl, secde hâlidir. Onun için secdede duayı çoğaltın."

3- "Dua ettiğinde, duasının kabul edilmesinde en ufak şüphe bulunmayan üç kişi vardır: Zulme uğrayan mazlumun duası, misafirin duası ve babanın çocuğuna olan duası."

4- "Kim, Müslüman kardeşinin arkasından dua ederse, melekler, dua eden kişi için de "Âmin! Aynısı sana da olsun!" derler

www_antoloji_com_925132_163

                         YÂ RABBİM

Biz her seferinde SENi unutsakta, biliyoruz ve hissediyoruz ki SEN hiçbir zaman bizi unutmadın!
Bazen oluyor ki geç hatırlıyoruz SENi...
Kafamızı duvarlara vurunca, herşey geç kalmaya yakınken,
yanımızdaki herkesin, hatta kendinin bile kendine yetersiz kaldığı zaman
sadece
SENSİN
aslında bana yâr olan dediğim zaman.
ALLAH'ım AMENTÜ esaslarıyla açıyorum yüreğimi...
SANA ve RASÛLÜNE!..
Beni bana bırakmamanın büyüklüğünü yaşayarak... 
''Bir kulum Bana dua etmezse Bana cefa etmiş olur
ama eğer Bana dua ederde Ben onun duasını kabul etmezsem
Ben ona cefa etmiş olurum ki Ben kuluma hiç cefa etmem!! ''
Hep bunun arkasına sığınarak açıyorum ellerimi ve yüreğimi sana doğru.
Buradaki merhametin kollarına atarak kendimi seccadeye,
kapanıyorum her seferinde...
Senin verdiklerini sonuna kadar hakkıyla yaşamak istiyorum!..
SENi sevmek nedir?...
SEN de yok olmak nedir?..
Öğret ve yaşat...
Verdiğin musibetlere karşı dik durabilmeyi, acizliğimi yaşayarak nasip et ALLAH'ım...
SENden başkasını gönlümden al.
SENi incitecek her davranıştan beni uzak tut!
Beni Kur'an a mahkum,Kur'an'ı bana hakim kıl RABBİM!...

Amin..
 

                    blume_wunderschoen1          

Rabbimiz muhtacız sana,
 

Huzurunda el açtık,

 

Affımız için dualar saçtık,

 

Rahman isminle Rahmet eyle,

 

Koyma bizi perişan halimize,

 

Mağfiretine muhtaç olan mücrimleriz,

 

Bırakma ellerimizi,

 

Kabul eyle dualarımızı…

 

Dünyadaki sıkıntılar cennetteki güzellikleri daha iyi anlamamızı

sağlar

Dünyada birçok sıkıntı yaşarız. Hasta oluruz, ateşimiz çıkar, kimi zaman bir yerimiz kırılır, çok üşürüz veya sıcaktan bunalırız. Her gün daha birçok sıkıntı verici şey başımıza gelebilir. Midemiz rahatsızlanır, yaşlandıkça cildimiz bozulur, kırışır. Annenizle babanızın gençlik resimlerine bakın ve şu andaki yüzlerini düşünün, aradaki farkı daha iyi anlayacaksınız.

Allah bu gibi eksiklikleri dünya hayatında özellikle böyle yaratmıştır. Bunların hiçbiri cennette yoktur. Dünyadaki eksiklikler düşünüldüğünde cennetin ne kadar büyük bir mükafat olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Eğer insan ölünce cennete giderse bütün bu sıkıntılardan kurtulur. Dünyada hoşunuza gitmeyen şeyleri tekrar düşünün. Sizi rahatsız eden bu şeylerden tek bir tanesi bile cennette olmayacaktır.

adsız

Cennet insanın en fazla zevk alacağı, en çok hoşuna gideceği nimetlerle hazırlanmıştır. Dünyada her insanın yediği içtiği güzel şeylerden çok daha iyisi ve güzeli, en kusursuzu orada hazırdır. Cennette insan bir daha hiç üşümez, hasta olmaz, üzülmez, korkmaz, yaşlanmaz. Etrafında hiç kötü insan olmaz. Çünkü kötüler artık cehennemde, kendi kötülüklerine layık bir yerdedirler. Cennette ise herkes birbiriyle güzel sözlerle konuşur. Küfür etmez, sinirlenip bağırmaz, birbirinin kalbini kırmaz. İlk insan olan Adem Peygamberden bugüne kadar yaşamış olan, Allah'ın, ahlakını beğendiği ve cennete layık gördüğü ne kadar iyi insan varsa artık hepsi orada arkadaştır.

Allah Kuran'da, cennette çok güzel ve büyük köşkler olduğunu, insanların buralarda büyük bir neşe ve mutluluk içinde yaşadığını, insanların her istedikleri şeyin gerçekleştiğini haber vermektedir. Aslında bütün bu anlattıklarımız ve sizin bunları okurken düşündükleriniz cennetteki güzellikleri anlatmak için çok yetersizdir. Bunlar insanın bir an düşündüğünde aklına gelen birkaç güzelliktir oysa cennetteki benzersiz güzellikler hiç bitmez.

adsız

Allah bir ayetinde, insanın isteyeceği herşeyin ve daha fazlasının da cennette verileceğini haber vermiştir. Canınızın isteyebileceği bir şey düşünün ya da gitmek istediğiniz bir yeri. Cennette bütün bu istedikleriniz Allah'ın izniyle bir anda olacaktır. Allah bir ayette cennetten şöyle bahsetmektedir:

… Orada nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey de sizindir." (Fussilet Suresi, 31)

Kuran'da cennetteki sonsuz güzellikleri anlatan ayetlerden birkaçı şöyledir:

Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır... (Muhammed Suresi, 15)

İman edip salih amellerde bulunanlar; onları, içinde ebedi kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir. (Ankebut Suresi, 58)

adsız

Adn cennetleri (onlarındır); oraya girerler, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir. (Fatır Suresi, 33)

Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, 'sevinç ve mutluluk dolu' bir meşguliyet içindedirler. Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Orada taptaze-meyveler onların ve istek duydukları herşey onlarındır. (Yasin Suresi, 55-57)

Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),

Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,

Yayılıp-uzanmış gölgeler,

Durmaksızın akan su(lar);

Ve (daha) birçok meyveler arasında,

Kesilip-eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).

Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler). (Vakıa Suresi, 28-34)

Allah cennete girmeye layık olan insanların sonsuza kadar orada kalacaklarını da ayetlerinde bildirmektedir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin halkıdırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır. (Araf Suresi, 42)

Cennetteki en büyük nimet ise, elbette Rabbimizin sevgisini kazanmış olmaktır. Bunu bilmek ve hissetmek, insanın yaşayabileceği en büyük sevinç ve huzurdur.

 

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

  Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

 

“Ey İnsan! Kibirli olma.”

 

Bir müslümanın, bir insanın mürşidi olmazsa şeytan onu amel varlığına düşürüyor. Firavun niçin tanrılık davasına düşmüş? Şeytan ona şöyle demiş:

- Sen insan değilsin. Sen beşer değilsin. Sen hiç hastalanmıyorsun. Ne başın ağrıyor? Ne dişin ağrıyor. Sen ihtiyarlamazsında.

Bir rivayete göre çok uzun süre yaşamış. Hiç yaşlanmamış. Ağzının içerisinde otuziki dişinin bir tanesine bir zarar gelmemiş.

Peygamber Efendimiz Miraç yaptığı zaman yükseldi ALLAH'a gitti. Cenab-ı Hak:

- Habibim bana hediye ne getirdin? Diye sordu?

- Yarabbi sen ganisin. Ben fakiri m. Fakirlikle geldim. Yokluğumla geldim. Zengin sensin. Fakir benim. Sen ihsan sahibisin. Muhtaç benim.

ALLAH'ın o kadar hoşuna gitti ki.

- Ya Habibim! Bana çok makbul bir hediye getirdin, onun için “Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz.”

Hanımlarda da vardır. Beylerde de vardır. Görülüyor. Giyinmesinden, yürümesinden belli oluyor. Sanki krallık sahibi, o kadar kibirli, o kadar gururlu halbuki onların hiç kurtulacağı yoktur.

Neden?

- ALLAH buyuruyor ki her kim ALLAH için alçalırsa, biz onu yükseltiriz. Her kim tekebbür sahibi olursa onu da Hakir, yoksul yaparız, onun için müslümanın en büyük ameli tevazudur. Tarikatlı olsun veya olmasın en büyük amel tevazudur.

İbrahim Hakkı Hazretleri buyurmuş ki:

Her gördüğünü Hızır bil

Her geceyi kadir bil

Fırsatı gani met bil

Görelim mevlam neyler

Neylerse güzel eyler.

Diyor ki:

Ey insan! Gururlu, kibirli olma, herkesinden kendinden üstün gör. Herkesi kendinden yüksek gör.

Evet HIZIR'da ALLAH'ın kulu ama, Abu-Hayat suyu içmiş. Kıyamete kadar ölüm yok. ALLAH tarafından yetkilidir. Her daralana yetişir, suda boğulacaksa, kurtarılacak, ateşte yanıyorsa, kurtarılacaksa veya bir trafik kazasından kurtarılacaksa HIZIR ALEYHİSSELAM yetişir. ALLAH onu yetiştirir. Ama, mürşidi olmayanlar içindir bu. Mürşidi olanların Hızırı Mürşi didir.

Müridin bir tanesi bir camide temizlik yapıyormuş. Hızır Aleyhisselam geçmiş karşısına. Demiş:

- Bak yüzüme.

- Benim bakacak yüzüm var.

- Ben Hızırım.

- Benim Hızırımda var.

- Senin Şeyhine feyiz veren benim. Demiş:

- Ben feyzimi şeyhimden alırım, ne yaptıysa çaresiz, onu yüzüne baktıramamış.

Şöyle bir ibarede bulunmuş.

“Şöyleki ALLAH bir sözdedir

Bir yüzdedir iki göz.”

Benim ancak sözüm ALLAH'tır. Zikrim ALLAH'tır. Ama iki gözüm de bir yüzdedir. Ben bir yüze bakayım. İki yüze bakmam.

Şöyle ki ALLAH'tır sözü.

Bir yüzdedir iki gözü

Yandı, tutuştu bu özü.

Burdaki anlam her gördüğünü Hızır bil. Tarikattaki maksat mahviyete düşmektir. Tarikat bilmek değil. Düşmek. Tasavvuf bilmek değil. Düşmek. Bildiklerin bitecek. Eğer bildiklerin bitti ise sana Cenab-ı Hak bilmediklerini öğretecek, senin bildiklerin sana Hak'tan hayırlı değil. Hak'tan hayırlı bildiklerini bildiren ALLAH. Cenab-ı Hak ne buyuruyor:

“Herkes bildiğinin alimidir. Herkes bildiği ile amel ederse, bilmediklerini biz Azümüşşan ona öğretiriz.”

Bur ada iki anlam var. Zahirde mürşidi olmayanların anlamı başka Tasavvufta mürşidi olanların anlamı başkadır.

Zahir: Şeriattır, Cesededir.

Batın: Tarikattır, Ruhadır. Ruha olduğu için görünmez. Gören söylemez söylese bilinmez. Onun için:

Gizle esrarını her ye rde açma

Varsa cevherini meydana saçma

Herbir suyu hayattır diyip te içme.

Esrar: Sır olan birşey, sırlarını açma diyor. Cevherin var onuda saçma. Kapat su nedir? Güzel amelin, ve hayallerin veya cezbeli hallerin, cezbe sahipleri, bu kelam onlaradır.

O cev herini saçma kaparlar. Elinden alırlar. Nedir o? ALLAH sevgisi, ALLAH aşkı. Onu gizle taşırma:

Köpürüp kapağını atma derviş

Sabreyle pişip kemale eriş.

Mevlana:

“Hamdım. Yandım. Piştim” demiş. Pişince olgunlaşıyor. Ama pişmediği zaman hamlık var. Sabretki pişesin. Sende bir ateş var. Seni yakıyorsa, sabretki pişesin. Piştikten sonra daha sende birşey kalmaz.

Evet cezbeye muhalif değiliz. Bizi cezbe aldığı zaman annemden başka kimse yanımda kalmıyordu. Hepsi kaçıyordu. Hanım bile yanımdan kaçardı. Kardeşler bacılar hep kaçıyorlardı. Birde gözlerimi açıyorum ki başım annemin dizinde. Tavuğun başını kesip bırakınca nasıl çırpınırsa öyle bir cezbe vardı. Cezbede bir varlıktır. Ondanda geçmek lazım. Cezbe aşktan doğuyor. Muhabbetten doğuyor. İnsanın kalbinde olan aşkı kalbi almıyor. Taşırıyor. Onu taşırmamak lazım ki kalbi genişlesin. Evet cezbe aşktan geliyor. Ama aşkın sınırı yok.

“Bu aşk bir bahri-ummandır,

Buna haddi kelam olmaz,

Velinin sırrı Kur'an'dır,

Bunu bilende ar olmaz.”

Aşkın derinliğide bilinmez. Kenarıda bilinmez. Kur'an'daki sır nedir? Koskoca Kur'an 6600 ayet 114 sure onda bir esrar var. 6660 ayeti insan okur. Kur'an'ın sırrını anlayamaz. Ne hoca anlıyabilir. Ne Hacı anlayabilir? Ne hafız anlayıbalir. Ancak aşka duçar olanlar Kur'an'ın sırrını anla r.

Daireyi şen gudüm ve cismimiz neydir bizim.

Aşkı sevdadır gıdamız bağrımız neydir bizim.

Zikrimiz ism-i Celâl'dir. Kalbimiz heydir bizim.

Biz Nakşiyiz hatme okumak için daire kuruluyor. Daire kurulupta, zikre başladığımız zaman bizim azalarımız zikir ed er.

Gudüm: Ne demek? Kadirilerin zikir aleti. Gudümle zikir yapıyorlar.

Ney: Ne demek? Mevlevilerin zikir aleti.

Diyor ki: Bizde gudüme ve neye lüzum yok. Biz daire yaptığımız zaman bizim cismimiz seda verir. Harekete gelir. Seda duyarız. Gudüm sesi. Ney s esi. Yani vücudumuz zikir aleti olur diyor.

Bizim virdimiz ALLAH! ALLAH! ALLAH! diyerek kalbimiz dirilir.

Hey demek. ALLAH'ı zikreden kalp diri. Zikretmeyen kalp ölü.

Teveccüh olunca kalbi ihvana

Mürde kalplerimiz geliyor cana.

Teveccüh ruhadır. Hatme'de s enin ruhun teveccüh görüyor.

Fakat hatmeye çok önem vermek lazım. Benim nimetim burdadır. Gafletimde burada gidecek. Anasır ziddiyetinde burada değişir. Bütün makamları burada elde edeceksin. Benliğinden burada kurtulacaksın. Kalp gözünde burada açılacak.

Zengin bir adam zamanın birinde hacca gidiyormuş. Onun da fakir bir komşusu varmış. Demiş ki:

- Bende sizinle hacca geleyim.

Oda şöyle düşünmüş. Parası yok. Sağlığı yerinde değil. Bu bize yük olur diye düşünmüş. Onu atlatmış. Başından savmış. Kendiside arkadaşları ile hacca gitmişler. Orada tavaf yaparlarken adamı tavafta görmüşler. Hayret etmiş. “Bu adam nasıl gelmiş” demiş. Çölleri nasıl geçti. Vasıtası yoktu. Parası yoktu. Biz bu kadar gücümüzle, meşakkatimizle ancak gelebildik.

- Nasıl geldin? Diye sormuş.

- ALLAH müsaade etti geldim.

- Peki Hacca geldin. Haccı yaptan ama vesika alabildin mi?

- Ne vesikası? diye sormuş.

- Hac yapanlara vesika veriliyor. Haccı kabul oldu mu? Olmadı mı? diye.

- “Bana vermediler” demiş. Oradan dönmüş adam.

- Gelmiş Kâbe'de ağlamış.

Yarabbi ver benim vesikamı o elini açması sırasında bir nur gelmiş. Nuru içerisinde yeşil bir kart var. Karatta yazıyor ki “HACCIN KABUL OLDU” sevinerekten gelmiş.

- Aldın mı vesikanı? demişler.

- Aldım demiş.

- Hayır öyle birşey yok biz yalan söy ledik.

- O da çıkarıp gösterince.

- “Eyvah! Bizim zenginliğimizde bu. Haccımız da bu” diye pişman olmuşlar.

İşte burada.

Daireyi şen gudümüz cismimiz neydir bizim.

Aşkı sevdadır gıdamız bağrımız neydir bizim.

Zikrimiz İsm-i Celâl'dir. Kalbimiz heydir bizim .

Sırrımız ihlas ile onun esrarı bizim.”

Zikrimiz gizlidir ama, onun esrarı bizde.

Halbuki Kur'an ALLAH'ın varlığını, birliğini, sıfatlarını, azametlerini, kudretlerini bildiriyor, onlardan bahsediyor.

ALLAH'ın ilmi var. Eşyayı ilmi ile ihate etmiş. Onu bildiriyor. Kudretini bildiriyor. Sekiz sıfatı var. Sıfatlarının tecelliyetini bildiriyor. ALLAH'ın dilemesi var, ol dedi. Diledi oldu. Bunlardan bahseden.

Cenab-ı Hak:

- “Kulum Ben sana şah damarından yakınım” buyuruyor.

Bunu anlayanlar, bilenler ALLAH'ı ararlar. Afakta ararlar. şu ameli yapayım. Bu ameli yapayım derler. Haktır, doğrudur bunlar. Fakat afakta arayanlar bulamamışlar. Ne zaman ki onların kalplerinde ALLAH sevgisi doğmuşsa kalp açılmış. Kalp açılınca hazine meydana çıkmış.

Cenab-ı Hak:

- “Biz gi zli hazine idik. Aşikâr olmak için insanları halk ettik” buyuruyor.

Bu gizli hazine nerede? İnsanların kalbinde, o kalp açılırsa hazine meydana çıkar.

O kalbi kim açar?

Mübarek Paşam Hazretleri buyurdu ki:

- Bana deseler ki kimin kulusun.

- Pirîmin.

- Kimin ümmetisin?

- Pirîmin.

Pirime kurban olayım.

Mürşit gerektir bildire Hakk'ı sana hakkel yakın.

Her kim ki şeyhini hak bilmedi. Hakkel yakını bilmez.

Yok eylemeyen varını maksuduna ermez.

Bu eşya ALLAH'a mirattır. Kime? Velilere. Kime? Hakikate geçenler.

M irat demek: Eşya ayna oluyor. İnsanların varlığını gösteriyor.

Onun için buyuruyor:

Ekseri nakşında kaldı. Görmedi nakkaşını.

Bunlar nelerdir? İlim, ibadet sahipleri. Amenna, saddakna.

Birde nakışı inkâr edenler var. İsim ve cisim taşıyan ne görüyorsanız. Karada, havada, denizde. Bunlar ALLAH'ın varlığına inananlar için, öyle ise nakış bu işte. Bunları göremeynelr nakışta kalmışlar. Ne zamanki eşya gözünde silinirse, gönlünden silinirse nakkaş belli olur. Ama evvela kendi varlığı perde. Kendi varlığı da gözünden gönlünden silinse ki, gerçek meydana çıksa. Çünkü insanın kendi varlığdır, diğer varlıkları gören. Kendi varlığı yok olunca hakiki varlık görünür. Hakiki varlıkta ALLAH'tır.

Zikrimiz ihradır. Esrar-ı Kur'an bizdedir.

Kur'an'ın esrarı bizdedir. Bütün Kur'an'ı okur manasını anlar.

“Kulum Ben sana şah damarından yakınım.”

Bunun anlamı nedir? Nasıl olacak? bilemez.

“Mah Cemal'in perdesiz görmek diler aşıklar.”

Bu perde ne? Evliyaullah'a bu yüz perdedir.

Bu yüzün arkasında bir yüz daha var. Zaten onu görsek işte o ALLAH'ın nuru. ALLAH'ın sıfatı. O görünmeyen yüz ALLAH'ın sıfatı ALLAH'ın yüzü dersek günah olur. ALLAH'ın sıfatı kuldada tecelli ediyor. Ama ALLAH'ın sıfatı derya. Kulun sıfatı katre, milyarlarca katre o deryadan ayrılsa o derya azalır mı?

ALLAH'ta hayat var.

ALLAH ilim sahibidir.

Semih: ALLAH'ın işitmesi vardır. Bizim işitmemiz cüz'i salondakini işitiyoruz.

Mazhar: Görme. Bizim görmemiz ancak salondadır. Salonun içüini görürüz. ALLAH'ın görmesi nasıl? Karanlık gecede, kara kayanın üzerinde, hem yürüdüğünü görüyor hem ayağının sesini işitiyor. Ama kulda ALLAH'ın sıfatı tecelli eder mi? Eder.

Kul sultan olur. Vara vara.

Yunus Emre onun için demiş ki. Kapında kul var sultandan içeri.

Kuldan mana cesedi. Ruhtan mana da onun ruhu. Bu ALLAH'a ulaşmış. ALLAH'ın sıfatları onda tecelli etmiş. O zaman insan cüziden, külliye geçiyor. Katre derya oluyor.

Katre: Bir damla su toplanan su.

Derya: Okyanus, Büyük deniz.

Bu kadar, yağmurlar, karlar yağıyor, nehirler karışıyor. Hiç deryayı taşıyor mu? Aslında katreler de deryadan geliyor. Nehirlerde deryadan geliyor. Deryayı azaltıyor mu?

Salih Baba ne buyuruyor?

“Şeyhim güneştir. Ben onun zerresiyim.”

Bir mürit meşayihinden nasıl bahsede bilir? Meşayih bir güneş gibi.

Zerre: Nedir? Her tarafı kapalı kap. Fakat bir tarafından ufacık bir delik olsa, güneş ışığı oradan girer. Öyle ise ben şeyhimden nasıl bahsedebilirim? Niçin? O ALLAH'ın rahmetine ulaşmış. Ne buyuruyor.

Seni katre iken umman eder şeyh.

Bu sadece erkeklere değil. Hanımlara da vardır. Hanımlardan da tecelliyi görenler var. Bu cezbe nereden geliyor. Ruhta ayrılık yok. Hanımın ruhuna ALLAH ne ihsan ederse erkeğin ruhuna da ihsan eder.

RUHUL KUDUS

 minare.gif
(16751 Byte) 
 
Sen değil misin yeri göğü yerinden oynatan

Tarihte 14 asır boyunca kafire kan ağlatan

Yoksa kafir batılımıydı seni böyle şımartan

Zillet başını almış yürüyor uyansana ey Müslüman

Taviz vermek yakışmaz senin yüce şanına

Kafirler tanır seni uyuyan dev der adına

Çabamız sanadır bırakma bunları yanına

Kalk ta diril son ver artık bacımın çığlıklarına




Ebu Gurayb her anında seni çağırır imdadına

Mücahidler uyan der Muhammed'in hatırına

Namlular uzandı Müslüman'a senin inadına

Sevindir bizi de yay İslam'ı dünyanın her yanına

Sen Allah'ın hükümlerini bütün dünyaya yayacaksın

Allah'ın aslanı Müslümanın 85yıl beklediği değil misin

Sen bizim savaşımız hak yolunda bir tek sancağımızsın
 
 
 
Ağlayın ey dünya Müslümanları!..
Başınızı elleriniz arasına alıp kanlı gözyaşları dökün...
Kanları seller gibi akan masum, çaresiz ve mustaz’af kardeşlerinize uzanmayan elleriniz için ;
müstekbir ve zalimleri sadece kınamakla yetinen dilleriniz için;hayatlarının baharında soldurduğunuz
gönül güllerimiz için ağlayın!...

Ağlamak;bir parça olsun utanmaktır,bu yüzden ağlayın...

Ağlamak bir parça olsun utanmaktır.,bu yüzden ağlayın diyorum ya...

Yüzünden haya perdesi
sıyrılmış dünyacılara bu tavsiye bile fazladır. Her şeyin hesabı görülecek ve sorulacak.

Belki düşman
silahı ile alnında ve göğsünde güller açıp cennete uçan şehitler mesut gülümserlerken bize vurdum
duymazlığımız ve duyarsızlığımızın hesabı sorulacak. Sızlamayan kalplerimiz korkuyla çatlarken,
bu gün yardım etmeyi beceremediğimiz kardeşlerimiz yardımımıza gelmeyecek.
Hani diyecekler,
“Müslümanlar birbirlerini tamamlayan bir binanın tuğlaları gibi idiler, bir vücut gibi idiler?

Kenetlenmiş saf idiler? Saf böyle mi olur? Biz birer, birer kara toprağın bağrına düşerken sizler neredeydiniz?
Peşinde koştuğunuz apartmanlar,otomobiller,yalancı şan ve söhretler yetişip kurtarsın sizi!...

Ağlayın ey dünya Müslümanları!
Kardeşlerinizin bir gün mutlaka bu sözleri söyleyeceklerini düşünüp şimdiden ağlayın...

Ağlamak
bir parça olsun utanmaktır çünkü... Bu yüzden ağlayın diyorum ya...

Bu gün bir buçuk milyar civarinda
nüfusu ve elliyi aşkın coğrafya da Islam alem-i tam bir güdümlülük sergiliyorsa, oturun da kendi halinize ağlayın...

Çünkü siz perişan ve muhtaçsınız kurtulmaya... Oturun da halinize ağlayın ve siz bu halinizle kimseye bir sey
yapamazsınız.
Oturun da halinize bu yüzden ağlayın diyorum ya... Ağlamak biraz olsun utanmaktır çünkü....


“YA RAB ! BİR UTANMA HİSSİ VER, GAİB HAZİNENDEN BİZE!...”

Sen mücahidlerin şiirlerinde geçen İSLAM DEVLETI değil misin

Ölüme Hazır Mıyız?.................

Ölümün Yakınlığının Gerçekten Farkında mısınız?

Herkes ölümün her an kendisini yakalayabileceğini düşünmekle sorumludur. Kimsenin bir saniye sonra hayatta olacağına dair bir garantisi yoktur. Ne yarın sabah uyanacağımızdan eminizdir ne de bu yazıyıokumayıbitirdiğimizde hala hayatta olacağımızdan. Bu durumda her insanın kendisine samimi olarak sormasıgereken bazısorular vardır:

  • Bize bu kadar yakın olan ölüme gerçekten hazır mıyız?
  • Hayatımızıbu çok önemli gerçeği unutmadan yaşıyor muyuz?
  • Ölüme hazır olabilmek için ne yapmak gerekir?


Genelde gazetelerin üçüncü sayfalarında her gün bir ölüm haberi okuruz: "Kaldırımda yürürken araba çarpan genç kadın olay yerinde can verdi", "Trafik kazasında 20 kişi hayatınıkaybetti" ya da "Futbol oynayan genç kalp krizinden öldü"... Peki bizi bu haberlerde okuduğumuz kişilerden farklıve özel kılan bir sebep var mıdır? Yakın bir zamanda bir başkasının bizim ölümümüzle ilgili bir haberi aynıgazeteden okumayacağından nasıl emin olabilir miyiz? Elbette hayır. Ölüm bize de her an, hatta büyük bir ihtimalle, bir dakika öncesinde ölmeyi hiç aklımızdan geçirmediğimiz bir anda gelebilir. Yüce Rabbimiz insanın kendisi için belirlenmiş olan ölüm zamanından bir an bile fazla yaşayamayacağınıKuran'da şöyle haber verir:

"Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır..." (Al-i İmran Suresi, 145)

İşte çoğumuzun bildiği bu gerçek, aslında üzerinde önemle düşünülmesi gereken bir konudur.

Ölümün Yakınlığını Unutturan Sebepler

Her konuda kendi menfaatlerini en ince ayrıntısına kadar düşünen ve hesaplayan bazıinsanlar, doğrudan doğruya kendilerini ilgilendiren ölüm gerçeği konusunda kayıtsız ve umursamaz kalabilmektedirler. Allah bu ruh halini Kuran'da "gaflet hali" olarak tanımlamıştır. Rabbimiz bir ayette şöyle buyurur:

"İnsanlarısorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar." (Enbiya Suresi, 1)

İnsanı gaflete düşürüp, ölümün kendisine aslında ne kadar yakın olduğunu insana unutturan başlıca sebepleri şöyle sıralayabiliriz:

  1. Tefekkür ve akletme eksikliği: Bazı insanlar herhangi birinin ölümüyle karşılaştıklarında ya da ölümle ilgili bir konu açıldığında, "Allah gecinden versin, Allah kimsenin başına vermesin, Allah sıralıversin..." gibi sözlerle kendilerini avutur, konuyu hemen geçiştirmeye çalışırlar. Oysa konuşma esnasında çarçabuk geçtikleri bu konuyu biraz daha derin düşünseler, hayata bakış açılarıelbette farklıolacaktır. Bediüzzaman Said Nursi‘nin de "Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, dünya sevgisinden kurtulur ve ahiretine ciddî çalışır" (Mektubat, 23. Mektup) sözüyle belirttiği gibi; ölüm gerçeğini düşünen bir kimse, dünyevi değerlere sıkıca bağlanmak yerine ölümle başlayacak sonsuz ahiret hayatı için hazırlık yapmasıgerektiğini anlayacaktır.

  2. Yaşamın karmaşa ve hareketliliği: Yaşam öylesine akıcıve hareketlidir ki kendini olayların akışına kaptıran insan özel bir çaba göstermezse, eninde sonunda kendisini yakalayacak olan ölüm gerçeğini göz ardıedebilir. Bu tip insanlar sürekli yeni dünyevi planlar, çıkarlar, hedefler peşinde koşarlar; bunlarla oyalanmaktan ölümü düşünmeye fırsat bulamazlar. Hiç ummadıklarıbir anda da hazırlıksız ve şaşkın bir şekilde ölüm gerçeğiyle karşılaşırlar. Ama artık çok geçtir.

  3. Doğum yanılgısı: İnsanlara ölümü unutturan sebeplerden biri de doğumların olmasıdır. Yeryüzünde nüfusun sürekli artıyor olması, sanki doğumlar ölümleri telafi ediyor, yaşam böylece dengeleniyor gibi bir yanılgıya, bu da ölüme karşıbir gaflet perdesi oluşmasına sebep olabilir. Oysa şu andan itibaren hiçbir doğumun gerçekleşmeyeceği bir döneme girsek, sürekli azalan nüfusla, insan sıranın yakında kendine de geleceğini düşünerek ölümü bir an dahi aklından çıkarmaz.

  4. Yaşlılığa erteleme mantığı: Daha çok gençlerde ve orta yaşlılarda görülen bu mantığa göre birçok insan, genelde 60-70 yıl yaşayacağınıhesaplar ve ancak ömrünün son yıllarını dini konulara ve ölüme hazırlanmaya ayırmayıdüşünür. Oysa bir saniye sonra yaşayacağının bile garantisi olmayan, nerede ve ne zaman öleceğini asla bilmeyen bir insanın böyle uzun vadeli, sonuçsuz hesaplar yapması sadece büyük bir gafletin göstergesidir.

  5. Dünyada hesap vermiyor olmanın rahatlığı: İşini sürekli hatalıyapan bir kimse, bir süre sonra bu durumu düzeltmezse işinden atılacağınıbilir. Böyle bir sonla karşılaşmamak için de hemen işine daha sıkısarılır, elinden geleni yapar. Ancak dünya hayatında Kuran ahlakına uygun bir hayat yaşayıp yaşamadığıhakkında birisine hesap verme zorunluluğu olmadığından, bazıinsanlar bu konuda gevşeklik gösterebilirler. Bu tip kişiler yaşlılığa erteleme mantığında olduğu gibi, salih bir Müslüman tavrınıyaşamayıhep ertesi güne ertelerler. Örneğin öfkesini yenmesi gereken bir anda kişinin, “fiimdi çok sinirliyim, kızmak hakkım, bir dahakine öfkemi yenerim” ya da ihlaslıişler yapmak yerine boş vakit geçiren kişinin, “Bugün de biraz dinleneyim yarın daha çok çalışırım” demesi bu duruma bir örnektir. Ancak insanın hatalıolduğunu bildiği halde, nasılsa dünyada bu konuda sorgulanmayacağınıdüşünerek umursamaz davranmasıona ölüm gerçeğini unutturan bir gaflet halidir.


Ölüme Hazır Olmak İçin Salih Bir Mümin Ne Yapar?

  • Her an ölecekmiş gibi Allah’a sarılır: Mümin ölümün kesinliğini ve yakınlığınıidrak ettiği için ölümden sonraki sonsuz hayata hazırlık yapmasıgerektiğini anlar. Yüce Allah'ın emrettiği ahlaka tam olarak ulaşamadan ve O’nun rızasınıkazanamadan ölmekten korkar; bu nedenle de büyük bir samimiyet ve gayretle Allah'ın dinine sarılır. Her an ölecekmiş gibi Yüce Allah'a yakınlaşmakta ve O'nun rızasınıkazanmaya çalışmakta acele eder. Kuran'da müminlerin şöyle dua ettiklerinden bahsedilir:

    "... Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür." (Araf Suresi, 126)

  • Ölümü, cennete kavuşmak için bir geçiş olarak görür: Mümin, ölümü Yüce Allah'ın bir emri olduğu için son derece teslimiyetle karşılar. Hatta ölümü, Rabbimiz'in kendisine müjdelediği cennete kavuşmak için bir geçiş olarak görür. Ama bir yandan da cehennem azabından sakınmasıgerektiğini bilir, var gücüyle hayırlarda yarışarak Allah'ın rızasınıkazanmak için uğraşır. Kuran'da inanan kimselerin ahirete kadar sürekli "umut ve korku" içerisinde olacaklarıbildirilmiştir. Sonuç olarak mümin, iman ettiği için cenneti umarken bir yandan da kendisini yeterli görmediği için cehennemden korkar. Kuran'da müminlerin "kötü hesap"tan korkuları, gösterdikleri güzel tavırlar ve ulaştıklarıhayırlısonuç şöyle bildirilmiştir:

    "Ve onlar Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazıdosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir." (Rad Suresi, 22)

  • Cehennemi düşünür: Mümin, Kuran ayetlerinde tasvir edilen korkunç cehennem ortamınıve azabısürekli düşünür ve Allah'a yönelir. Her an ölüm melekleriyle karşılaşabileceğini ve böylece ahirete geçebileceğini hiç unutmadan hareket eder. Verdiği kararlar, sergilediği tavırlar ve yaptığıkonuşmalarla hep cenneti kazanabilmeyi ve cehennem azabından uzaklaşmayıhedefler.

  • Hiçbir ecir fırsatını kaçırmaz, ertelemez: Mümin karşısına çıkan zerre kadar bir ecir imkanınıbile kaçırmak istemez. Hesap gününde "duyarlı teraziler" (Enbiya Suresi, 47) kurulacağınıbilir. O gün iyiliklerinin ağır basabilmesi için karşılaştığıher fırsatıdeğerlendirmesi gerektiğini düşünerek hareket eder. Çünkü Allah insanlarıbu konuda şöyle uyarmıştır:

    "O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilsin diye, bölük bölük fırlayıp-çıkarlar. Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür. Artık kim zerre ağırlığınca bir şer (kötülük) işlerse, onu görür." (Zelzele Suresi, 6-8)

  • Allah rızasına ters olan her tavırdan kaçınır: Yaptığıher hareketin, söylediği her sözün kendisini ya cennete ya da cehenneme yaklaştıracağının bilincinde olan mümin, Allah rızasına uygun olmayan her söz ve tavırdan şiddetle kaçınır.

  • Şevkli ve canlıbir ruh hali olur: Ölümün her an kendisine gelebileceğini bilen mümin, her an daha fazla ecir kazanabilmek için hep canlı, aklı ve şuuru açık olur. Asla miskinliğe, tembelliğe ve pasifliğe düşmez, hep cennete kavuşmanın heyecanını, cehennemden uzak olmanın şiddetli ümidini yaşar.


Ölüme Hazır Olmak için Dünyada Her An Kuran Ahlakını Yaşamak

Müminin dünya hayatında gösterdiği güzel ahlak, ahirete, sonsuz cennet ve cehennem hayatına kesin bilgiyle iman etmesi, bunu aklından çıkarmamasıve ölümü her an gerçekleşebilecek kadar yakın görmesinden kaynaklanır. Dünya hayatıboyunca kendisini her an bu toplanma yerinde hakkında karar verilmesini beklermiş gibi düşünür. Sanki oraya gitmiş, cennetin güzelliğini ve cehennemin korkunçluğunu görüp de dünyaya geri dönmüş gibi açık bir şuur ve imanla ahirete hazırlık yapar. Ve böylece karşılaştığıher olayda olabilecek en vicdanlıve en güzel tavrıortaya koyar. Çünkü bilir ki, gösterdiği en ufak bir gevşeklik ya da bir vicdansızlık, o gün pişmanlığa neden olabilir.

İşte ölüme her an hazır olabilmek için; Kuran'da, "Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının..." (Teğabün Suresi, 16) ayetinde belirtildiği gibi, mümin tüm gücüyle Yüce Allah'tan korkup sakınır ve sonsuz mekanının cennet olmasınıumar.

"Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi, 35)

"De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa bile, pek az (bir zaman) dışında metalanıp-yararlandırılmazsınız." (Ahzab Suresi, 16)

"De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybıda, müşahede edilebileni de bilen (Allah)’a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızıhaber verecektir." (Cuma Suresi, 8)

Ölümü düşünmenin faydalarını Peygamber Efendimiz (sav) de hadislerinde şu şekilde ifade etmiştir:

“Zevkleri ortadan kaldıran ölümü çok hatırlayın.”
“Ölümü çokça anın, çünkü o, (sizi) günah işlemekten alıkoyar ve dünyadan yüz çevirtir.”
"Ölümü en çok zikreden ve kendilerine gelmezden önce onun için en iyi hazırlığıyapanlardır. İşte akıllılar bunlardır."
(Hz. Enes r.a.: Ibnu Mace, Zuhd 31, Kütüb-i Sitte,16. Cilt , Sf. 330)

Bediüzzaman’a göre ölüm: "Ücret almaya gidiş"

"Ey biçareler, mezaristana göçtüğünüz zaman, 'Eyvah! Malımız harap olup, sa'yimiz (çalışmamız) hebâ oldu; şu güzel ve geniş dünyada gidip, dar bir toprağa girdik' demeyiniz, feryat edip me'yus olmayınız... Çünkü sizin her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfatını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ıZülcelâl, sizi celp edip, yer altında (mezarda) muvakkaten (geçici olarak) durdurur. Sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almağa gidiyorsunuz." (Mektûbat, 20. Mektup)

Mümin, ölüme hazır olabilmek için yaşamı boyunca "korku ve umut dolu" olur. Hesap günü korku içinde cennete veya cehenneme girmeyi bekleyen insanların ruh hallerini hatırından hiç çıkarmaz. Ayette şöyle bildirilir: "Ve onlar Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi, 21)

Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 45. sayı (Mart 2008) 34. sayfada yayınlanmıştır.

Özledik Seni Ya RasulALLAH..


 

 
Sevgi bazen bir güldür sunulan,bazen gözyaşıdır süzülen,bazen de bir duadır,dostu gıyabında Mevlaya gönderilen .

Sen öyle bir iklimde geldin ki, Medine'deki çöl ortasında açan tek güldün.. gül kokulu ferah iklimler getirdin beraberinde ve bölük bölük melekler indiler yeryüzüne, senin yüzün suyun hürmetine..

Hoş geldin Allah'ın Resulü ! Hoş geldin !
Kutlu bir gecede, şereflendi dünya.. çünkü seninle tanıştı.. karanlık çökmüş dünyadaki tek aydınlık misali, mehtaplı bir gecede yanıp sönen ışıltılı yıldızlar gibi, daha da güzel, tarifsiz bir nurla, nurunla teşrif ettin yeryüzüne.. sen ki Muhammed Mustafa'sın ve sen ki alemlere rahmet olarak gönderilensin ve Sen ki.. peygamberimizsin elhamdülillah..

rahman ve rahim olan allahın adı ile
Senin nurunla aydınlandı dünya.. senin için söylendi en güzel şiirler, senin için yazıldı mevlidler, ilahiler.. Necip Fazıl;
"Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;
Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim ! " dedi..en güzel dizilerinden birinde..

Ve seni seven insanların en güzel zamanları yaşandı bu dünya üzerinde ve insanlar kul hakkından korkar, iyiliği ve güzeli severdiler.. çünkü seni unutmamıştı insanlar..seni tanıyorlardı.. Ya şimdi?..
Ümidimizi yitirmek hiç yakışmasa da bizlere, içimdeki vaveylalar artarken bir çığ gibi.. bazen ben de istemesem de düşüveriyorum yes'lere, üzüntülere.. senin nurlu mekanın Kabe'nin resimleri avutabiliyor zavallı kalbimi..
ve belki de bir avuntuyu arıyorum resimlerde..

Senin yattığın ebedi mekanı binlerce insan tavaf edip eriyorken o yüce mertebede.. aydınlık sanki sadece o mübarek beldelerde.. bizim içimizi gittikçe büyüyen karanlıklar kaplarken, senin bulunduğun beldeler gece karanlığında bile ışıl ışıl Ya Resul Allah!..

Dünya senin nur'un olmadan daha ne kadar dönebilir yörüngesinde? ya da ne zaman ne kadar güzel ve bereketli sensizliği çekerken iliklerine? Özledim seni, Özledik seni ya Resul Allah! rahman ve rahim olan allahın adı ile



Zulmün arşa değeceği zamanlarda senin merhametini özledik, zalimlerin başlarımıza kara bulutlar gönderdiği zamanlarda senin sabrını özledik.. Zenginin fakiri gözetmediği zamanlarda senin cömertliğini özledik.. Özledim seni, özledik seni ya Resul Allah!..

Mavi Gezecen maviliğini siyaha devrediyor sanki.. ve gittikçe bir şeyler azalıp yitiyor usulca.. ve dünya her zamankinden daha ağır ve daha miskin sanki şu zamanlarda...

     

Zor zamanlarda yaşıyoruz velhasıl ! Ölesiye zor zamanlarda başladı sana olan sevdamız.. Zar zamanlarda sürüp gidiyor sana olan yangınımız. Sevgiliyi unutmak üzere olan bir gezegende yeniden SEVGİ diyebilmek ! barışı istemeyen gözlere senin barışçılığını düşünerek, sıcacık ve içten illa ki BARIŞ diyebilmek, acımasız yüzlere, senin merhametini düşünerek MERHAMET'in varlığını hatırlatabilmek, her şeye rağmen, senin yüzün suyun hürmetine ve Allah rızası için illa ki GÜZEL'den, illaki SEN'den bahsedebilmek...

Ve tüm çirkinliğe inat senin o sonsuz güzelliğini, seni o Sonsuz Nur'unu düşünüp güzel görebilmek..zor olsa da imkansız olmuyor seni tanımakla.. seni hissetmekle.. ve Allah'ın lütfettiği güçle...

Özledik seni Allah'ın Resulü, Özledik seni Ya Hz. Muhammed (a.s.m) ve seni hep özlüyoruz Canım Peygamberim.. ama ne mutlu ki, özlemler en sonunda seni hissettiriyor bize.. zor zamanların aşılmazlarını aşabiliyoruz senden aldığımız güçle ve Rabbimizin ilham ettiği düşüncelerle..

Senin teşrifinle aydınlandı, kutlandı evren ve Allahın izniyle senin nurunu yaşatmaya çalışan ışıl ışıl, bu zamandan alabildiğine soyut ve bir o kadar güzel gençlerle, devam edecek güzeller ve senden geler gül kokulu ilhamlarla dağıtacağız elimizdeki kırmızı gülleri tüm evrene ve bir gün her şey güzele, gül'e dönecek ve Allah Nur'unu tamamlayacak inşaALLAH...


Seni düşünmek ve yeniden güzel ümitlerle dolmak ne güzel !.. Dünya'nın tüm çirkinliğine inat, yeniden yeni ümitlerden, senden ve sevginden bahsetmek ne güzel..sen ve senin getirdiğin gül kokulu ilhamlar zor zamanların en güzel armağanları elhamdülillah..
ve derince bir özlem dahi güzeli sürüklerken peşinden yine de...

Seni ve senin gül güzelliğini özledik Özledim Sen'i, Özledik Sen'i, Ya RasulAllah !...

 

Özledim Seni Ya Resulallah

                                                                                                                                                                                                   

                                                               

 

                               

 
.
Kainatın Efendisine...
Seni hayal etmek bile bu kadar mutlu eder mi insanı? Ya ruh inceliğimizin
şahitleri olan, meleklerin kulaklarındaki küpelerden daha değerli olan o
gözyaşlarımızı Senin için sarfetmek... Ağyara dökülürken o inci tanelerinin
ızdırap vermesi, ama asıl hakiki sahibine atfedince sonsuz güzelliklere gark
olması... Her şey Senin varlığınla alâkadar olunca ehemmiyet kazanıyor. Bütün
varlık Sana hasret Efendim, Senin getirdiğin o nurlu çağı özlüyor. Öyle ki,
dünyanın ikindi vakti en saadetli asırdı. Çünkü kainat yaratılış sebebini
tanımıştı. Bütün varlık Sana aşık olmuş, esfel-i safilinden
âlâ-yı illiyyine çıkmıştı.
 
Ay Senin aşkından dolayı ikiye bölünmüştü. Yılan, Hazreti Ebu Bekiri
ısırmak zorunda kalmıştı, sırf Seni görebilmek için...
 
Bir ağaç kütüğü inim inim inleyerek ağlıyordu ve hasretle kopan bir taş, Sana
bir kez olsun dokunabilmek için o mübarek dişine çarpmıştı.
 
Şimdi biz de Seni özlüyoruz ya Rasûlallah!
 
Olur ya, bir gün gelirsin diye boş bir seccadeye gül koyuyoruz; öyle ki, o gül
bile Seni orada beklerken sararıp soluyor. Biz bir gül kadar bile olamadık ya
Rasûlallah!
 
Bunca günahımıza rağmen yine de, rüyada bile olsa teşrif eder misin? Günahlarla
kirlenen kalbimizi temizler misin ya Rasûlallah?
 
Bizler burada Sana müştak seyircileriz. Hepimiz ayrı ayrı fıtratlarda
yaratıldık. Büyük kova-küçük kova misali, Senin aşkını istidadımıza göre
dolduruyoruz.
 
Hakiki erenler, büyük kovalara sevgi kaselerini daldırırlarken, yolda kalmışlar
veya Senin sevgini tam derk edememişler küçük kovalara daldırıyorlar.
 
Bizler bu dünyada olmasa da, Cennette Senin o mübarek gül cemalini göreceğimizin
ümidi içerisindeyiz. Belki de Sen \"Bu güzelliğe sizin kalbiniz dayanmaz,
olduğunuz yerde düşüp kalırsınız\" düşüncesiye, yüzünü nazlı bir gelin edasıyla
saklıyorsun. Ne kadar da düşüncelisin!
 
Bizler de, bunları düşünürken sadece Hak rızasına ve sana kilitleniyoruz.
Yaptığımız salih amellerde, bizim Seni zahiri olarak göremediğimizi ama Senin
her an bizi gördüğünü hissederek on sekiz bin aleme Seni sevdiğimizi
haykırıyoruz.
 
Bu haykırışın içinde dönüp bir anlık kendimize baktığımız zaman Hazreti Sevban
(radiyallahu anh) gibi korkuyoruz. Cennete gitsek bile aşağı mertebelerde
takılıp kalacağız diye, ama hemen ardından Senin ruhlara hayat üfleyen elmas,
yakut, pırlanta sözlerin çınlıyor kulaklarımızda:
 
\"Kişi sevdiğiyle beraberdir\"
 
Bizler istidadımız nisbetinde Seni çok seviyoruz ve inanıyoruz ki, Sen de
bizleri çok seviyorsun. Sevmesen gözyaşlarına boğulur muydun?
 
Günahlarımız dağlar cesametinde ama Senin o engin sevgi denizinde, bizim
günahlarımız sadece bir damla hükmünde kalır.
 
Şimdi ya Rasûlallah, ölü ruhlarımızı diriltip yine sevgi şerbetiyle imdadımıza
koşar mısın? Kanayan manevi yaralarımıza merhem sürer misin? Ve bir gün, rüyada
bile olsa, O nazlı yüzünü gösterir misin?
 
Binlerce Salat, binlerce selam, ağaçların yaprakları adedince, denizlerin
köpükleri adedince ve yağmur katrelerinin miktarınca Senin üzerine olsun 
Ey Allah'ın Sevgilisi...

 

                                                      

 

                                                    ... 

                                                                                        

 Özledim Seni Ya Resulullah
Şevkatli sözlerin gelir aklıma
Ümmetine bağlılığın sadakatin
İnsana insan olmayı öğrettin sen
Seversen allah için sevmezsende allah için

Acıkınca lokmanı paylaştın ümmetinle
Peygamberdin ama hep çile çektin
Özledm seni ya resul

Özledim seni ya resul
Cesaretini sabrını şevkatini
Biz senin gibi sabır edemedik
Ebu cehillere ebu huzeyrelere

Ve biz cesaret edemedik
Hakikati heryerde söylemeye
Ve biz taşlanıp aşağılanmadı senin gibi
Ne gelirse müslümandan gelir dedirtik şu aleme
Senin gibi emin olamadık ya resul

Ve biz gül olamadık senin gibi ya resul
Hem güzel olan hem güzel kokan
Cehalet koktuk diken göründük dünyaya
Ve biz seni anlayamadık ya resul
Ashabının anladığı gibi       
                                                                            

ŞEYH MOLLA YAHYA EL-ABBASİ EL-HAŞİMİ(K.S)




 
1940 yılında Batman ilinin Kozluk ilçesine bağlı Ulaşlı köyünde dünyaya gelmiştir. İlk tahsilini alim olan muhterem babası Molla Abdurrahman Efendi'nin yanında yapmıştır.



Çevresindeki bir çok alimden ders almak süretiyle ilmini ilerletmiş, en nihayet Gavs-ı Bilvanisi (Kasrevi) namıyla meşhur, gözünün nuru, şeyhi ve üstadı Şeyh Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni (K.S.A.) hazretlerine hem zahiren hemde batınen talebe olmuştur.



1957 yılında ilmi icazetini almış ve Gavs hazretlerinin dergahında müderrislik yapmıştır.

1960-61 yıllarında önce Manisa sonra Edirne’de askerlik vazifesini yapan Şeyh Yahya Efendi (K.S.) yurdun çeşitli bölgelerinde imam-hatiplik yapmış, son olarak 1987 yılında görevli olduğu Şanlıufa Merkez Hüseyniye Camii’nden emekli olmuştur.

Muhterem üstadı Gavs (K.S.) hazretlerinin 1972 yılında Rahmet-i Rahman’a kavuşmasıyla, O’nun oğlu ve aynı zamanda halifesi olan Şeyh Seyyid Muhammed Raşid (K.S.) hazretlerine intisab etmiştir.

1987 yılında manevi diploması olan halifelik icazetini de alan kıymetli hocamız, şeyhinin talimatıyla İstanbul’a hicret etmiş ve oraya yerleşmiştir.


Şeyhi Seyyid Muhammed Raşid (K.S.) hazretlerinin 1993 yılında aniden Refik-i A’la’ya ulaşmasıyla, bir kez daha yüreği yanan hocamız, tarikat adabı gereğince artık manevi irşad vazifesine de başlamıştır.

 

Molla Yahya toprağa verildi
 
"Alimin ölümü alemin ölümü gibidir." Ne zaman bir alim Hakka yürüse, bu hadis-i şerif gelir hatırımıza. Evet alimin vefatı ile alem için büyük bi kayıp söz konusudur. Hela bu alim birde Maneviyat insanı Allah adamı ise.

 



Tek derdi Allah olan, Ümmet-i Muhammed Olan bir Allah dostu, Allah adamı daha ahirete irtihal etti. Bugün sabah namazın da mekan değiştirerek vuslat yolculuğuna başladı. Sadatlardan Gönüller Sultanı olarak da bilinen Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerinin altı Hulefasından Seyda-i Molla Yahya Abbasi Hazretleri bu sabah kuşluk vaktinde vefat etmiştir. Allah makamını yüceltsin


Cenaze töreninden görüntüler.


   




   








 



Yüzünü Bize Çevirme Ey Allah'ım

 

 

 
 
Aczimizi kavrayamadığımız için yüzünü çevirme bize ey Allah’ımız..
Ey ahdinde vefalı,vefasında sadık olan Rabbimiz!
Her dönüşten sonra yine sana gelsek,affeder misin Allah’ım?..
Allah’ım,sen razı olmasan,çevreleyip kuşatmasan,hele rahmet nazarıyla bakmasan bizlere kıyamette,neylesin Muhammed(s.a.v) ?
Sen sevmesen ve sevdirmesen,bizi kimsecikler de sevmez biliriz…
Çünkü sen sevdiğin için sevdiriyorsun başkalarına da,evet bunu da biliyoruz..
Rabbim..Sen sevdir,sen sevdiklerinin sevgisini ver..Sen sev ve sevindir biz fakir ve aciz kullarını..
Bizlere sevgini ver,seni sevenin sevgisini ver..
Sen affetmesen ve razı olmasan neylesin Muhammed(s.a.v) ?
Neylesin ümmet-i Muhammed ?
Biliriz ki; ‘’ eğer sen razı olduysan,bütün dünya küsse ehemmiyeti yok..eğer sen kabul ettiysen,bütün halk reddetse tesiri yok..’’

Ey kullarına yeten,ey sevilenlerin en hayırlısı!
Kalplerimizi ve yüzlerimizi sana döndür..Bizleri sana ulaştıracak olanlarla karşılaştır..
Karşılaştır ki;yabancı ve yalancı kişileri dost edinmeyelim kendimize..
Öyle kişileri dost edindikçe yanlış yollara girdik..!Tuzak yollara saptık..! Ve her attığımız adımda dikenler kanattı ayaklarımızı..!Ve o yollarda o kadar çok diken vardı ki; bir türlü güllere ulaşamadık!
Her kötüyü iyi gördük ve her çirkin şeyi güzel !
Ve senden gelen ihsanları başkalarından zannettik..!
Ve gerçek ‘SULTAN’’sen iken; başka sultanlara boyun eğdik!
Affeyle YA RABB dedik,tekrar sana secde ettik her dönüşten sonra ama tekrar ve tekrar yanlışlara saptık!
Allah’ım..Bizleri sana döndür ki; alınlarımız bir daha kalkmasın secdeden..
Sen bizi huzuruna layık görmesen,biz sana secde edebilir miyiz??
Sen bizi evinde görmek istemezsen;biz kapını çalabilir miyiz??
Sen sev ki; sevsinler Allah’ım..Sen sev ki;sevinelim Allah’ım..Ama yeter ki sen sev..
Biz zaten yalnızca seni ve senin sevgini istiyoruz Rabbim..Yalnızca seni ve sevgini..Bir de seni sevenlerin sevgisini..

‘’ Ey sevgisiyle huzur bulduğumuz Rabbim,
Kalbimiz sana öylesine bağlı olsun ki;değersiz ve aldatıcı sevgiler onu aşağı çekmesin..
Hiçbir acı ve zorluk kalbimize hükmetmesin..’’
Ey yarattığı her güzellikten daha güzel olan…,
Sen insanı kendi sevgin için yarattın.Biz de yalnızca senin sevgini,seni sevmeyi istiyoruz..
SENİ SEVMEYİ HER ŞEYDEN ÜSTÜN KIL ALLAH’IMMMM…
(amin..amin..)

 

Gönlümün Gülüsün Ya Resulallah

 

 

 

bütün yaratılmışların en güzeli idi.

Kıyafetinde aşırılık yoktu, yakışıklı idi.

Mübarek vucudu güçlü ve kuvvetli idi.

Ne zayıf, ne de semizdi; orta halde idi, etleri sıkıca idi.

Nurlu cildi ipekten yumuşaktı.

Latif cisminin kokusu çok hoş idi.

Okşadığı şeylerden günlerce güzel kokular alınırdı.

Pak vucudu beyazdı, nurlu idi.

Bu beyazlık içinde hoş bir pembelik parıldardı.

Pek sevimli olan mübarek boyu ne kısa ve ne de uzundu.

Bununla beraber yanında bulunanlardan daima uzun görünürdü.

Göğsü berrak ve mübarek omuzlarının arası genişti.

Nurlu omuzlarının arasında güvercin yumurtası gibi bir

kırmızı ben vardı ki, bu "Nübüvvet Mührü" idi.

Parmaklari uzunca, bilekleri kalınca idi.

Mübarek başı uyumlu ve çok güzel bir ölçüde büyükçe idi.

Ön dişleri seyrekçe idi.

Söz söyledikçe inci danelerinden daha berrak olan dişlerinin parıltısı görülürdü.

Parlak alnı genişti.

Hilal kaşları uzunca idi.

Kaşlarının arası açıkça idi.

Iki kaşının arasında öfkelendiği zaman, kabarıp beliren bir damar vardı.

Letafet nişanı olan kirpikleri, uzun ve siyahdı.

Mübarek sakalı sıkça idi, bir tutam boyunda bulunurdu.

Ahirete göçmeleri sırasında mübarek başının ve sakalının beyaz kıllarının sayısı henüz yirmi kadardı.

Sünbüllerden daha zarif ve daha hoş kokulu bulunan saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü ve boyca kulak yumuşaklarını geçmezdi.

Hazret-i Enes (radıyallahu anh) demiştir ki: "Ben Allah'ın Reslünden daha güzel bir kimse görmedim. Mübarek yüzünde sanki güneşin nurları parlardı.O güzel yüzünde parlayan letafet nurları, gülümsedikçe latif dişlerinden saçılan berraklık parıltıları, karşısında bulunan duvarlara yansırdı."

Evet Peygamber Efendimizin bütün azaları, bütün duyuları ve kuvvetleri pek mükemmeldi.

Başkalarının göremeyecekleri ve duyamayacakları kadar uzak yerlerde bulunan şeyleri görür, sesleri de işitirdi.

Pek vakarlı olan yürüyüşü, yokuştan aşağı iner gibi hızlıca idi
Onda her yönden bir mükemmellik ve üstünlük görünürdü.

Nerdesin Ey Nebi…


Ey sevgili efendim nerdesin söyle
Yüreğim öyle yaralı ki seni andım
Nerede kaldı bıraktığın o şefkatin
Seninle anılan gül, bitmeyen sevgin

Yüreğimiz yanıyor, her an seni anıyor
İçimiz kanıyor, her an rahmetini arıyor
Ümmeti Muhammet kaynıyor, dağılıyor
Senin aşkınla yanıyor hasretine kanıyor

Ne olur ey Nebi bir ses katresi dahi kâfi
Senin ümmetin olmanın kadrini bilemedik
Bıraktığın emanetlere hiç sahip çıkamadık
Dağıldık, şevksiz bir denize daldık kaldık

Ey Muhammet mücteba benim efendimsin
Son elçisin, rahmet peygamberisin şerefsin
Her şeyimizsin, nihayetimizsin şefaatçimsin
Sen bilirsin, haber vermiştin peygamberimsin

Öyle mahzunum ki bilsen, hezeyanım hadsiz
Nefsim bir rezalet içinde, eğitimsiz ya rasulallah
Kalmadı meclisler, şuralar, müctehidler, önderler
Tuğyan hadsiz, Müslüman desteksiz yalnız ve sensiz

neydesin ey nebi

Seni görmekten, Seni duymaktan aciz…
Neredesin ey Rasûl, neredesin Yâ Rasûlallah?

Bu dava mahzun, bu dava garip, bu dava öksüz büyüdü.
Bir Veysel, Seni tâ Yemen’den görürdü.
Görürdü de, Senin dişini kıran o taşa üzülürdü,
Üzülürdü de, sıkıntıdan kendi dişleri dökülürdü.
Yâ Rasûlallah, Sen buyurmuştun ya hani, Yemen tarafına bakarak
“Bu taraftan iman kokusu geliyor” diye…
Bu yüzden o iman kokulu yâre, o göz nuru hırkanı bırakmıştın.
“Kimdir bu yâ Rasûlallah?” diyenlere ise,
“O beni görür ben de onu görürüm
O Veysel’dir.” buyurmuştun…

Sen kâinatın yaradılış sebebi…
Sen Adem’in affedilme nedeni…
Sen Rabbin biricik sevgilisi…
Hal böyle iken yâ Rasûlallah,
Sen açlıktan karnına taşlar bağlıyordun…
Bizler, daha Senin gibi, bir gün olsun karnımıza taş bağlamadık…
Bırak taş bağlamayı…
Sıcak döşeklerimizi terk edip bir gece olsun,
Gönülden teheccüde kalkamadık…
Vazgeçtik nafilelerden…
Umut kestik ya…
Ümmetin içinde farzları ihmal edenleri görüyor musun yâ Rasûlallah?
Görüyorsun da içinde kırıklıklar mı oluşuyor?
Neredesin ey Rasûl, neredesin yâ Rasûlallah?

Çok uzaklara bakıyorum… Görebildiğimin Bir gece vakti, düştün yine hiç çıkmadığın aklıma.
Neredesin ey Rasûl? gözlerim hep yollarda.
Bir damla yaş akar şimdi gözlerimden yanağıma…
Neredesin ey Rasûl, neredesin Yâ Rasûlallah?

Sen yoksun ya yıkılası dünyanın içinde,
Ne saatlerin kıymeti var benim için, ne de günlerin…
Neredesin ey Rasûl?
Kalmadı bu davaya sancaktar,
Bırakıp kaçıyor,
Menfaatini bulamayan sahtekâr.

 
Bizler çok değiştik, ya Rasûlallah
Bizler kendimizi tanıyamaz hale geldik…
Başımızı kaldırıp da Seni göremiyor, duyamıyoruz.
Biliyorum Sen buradasın…
“Gelin, ben buradayım” diyorsun…
Bir yerlerden bana bakıyorsun…
“Kimse kalmasa bile ben yeterim bu davaya!” diyorsun…
Diyorsun, diyorsun da..
“Biz Ümmeti Muhammediz” diye övünenleren uzağına,
Batan bir güneşin arkasında Seni arıyorum…
Vefasızlar kervanından bıktım yâ Rasûlallah!
“Beni arayan Kevser’e gelsin,
Kevser’i isteyen kendine dikkat etsin…” buyurmuştun.
Ya Rasûlallah…
Hani Sen bir gün ashabınla dertleşiyordun…
“Sizi kıyamette terler içerisinde görüyorum” demiştin…
Onlar ki sahabeydiler…
Sana kul köleydiler…
Onları ter içinde gören gözlerin…
Bizi hangi ateşin içinde görüyor yâ Rasûlallah…
Görüyor da gözlerini görmemek için kapatıyor musun?
Gel yâ Rasûlallah… Gel Efendim… Gel… Gel…
Çok yalnız kaldık asırlardır…
Hiçbir şey koymadılar vefasızlar
Yiyip bitirdiler.

Anlatamadığım,
Anlatmaya kelimeler bulamadım.
Duygular var yüreğimde…
Biliyorum bir Sen anlayabilirsin ancak bunu.
Her gün aynı günahlara batıp gömülmekten bıktım yâ Rasûlallah!
Yâ Rasûlallah, Sen bir gün Hazreti Ömer’e buyurmuştun ya,
“Beni kendinden daha çok sevmedikçe
İman etmiş olmasın…”
Hal böyle iken yâ Rasûlallah
Biz Senin aşkının yerine ne fâni aşklar koyduk,
Kimlere Senin yerine “sevgili” dedik?
Fâniler bu kadar çabuk mu alacaktı Senin yerini?
Efendim… Yürekler unutuyor Seni…
Fâni aşkların peşinden yürüyor ümmet…
Halbuki yürüdüğü aşk değil, ateşten bir kafes!
Gel yâ Rasûlallah… Gel Efendim… Gel… Gel

 

Esselatü vesselamü aleyke ya RASULALLAH

Esselatü vesselamü aleyke ya HABİBALLAH

Esselatü vesselamü aleyke ya Seyyidel evveline vel'ahirin,Veselamün alel mürselin.

Rahman'ın günahkar,aciz,gafil,gözü yaşlı kulundan mektup.




efendimizemektup 
Sana mektup yazmak ha!..Sana seslenebilmek, Sana hasret çekemeden, Sana layıkıyla ümmet olamadan Günahlarımla seni üzerek,Yaratılan her zerrenin senin aşkınla yandığını idrak edemeden,utanmadan sıkılmadan sana mektup yazmak ha!...

Affet YA RASULLALLAH (sav). Affet sultanım. Cüretimi bağışla.

Bir gün seni özlemiş,sana olan hasretiyle yanmış tutuşmuş bir güzel kul tanıdım,yemek ikram etmişlerdi ona.Rabbim'in nimetlerine hamdederek başladı.Yüzündeki o parlaklık ne güzeldi.
Ama gözlerinin altındaki kızarıklık,alnındaki kıvrımlar, sakalındaki bembeyaz kıllar,şakaklarına yağan karlar bir şeyler haykırıyordu YA RASULLALLAH.

Ümmetinden bir kul,Rahmanın güzel bir kulu.Gülüyordu çehresi, Nur saçıyordu. Yemek yiyorduk hep beraber,çok lezzetliydi.Dudaklarında daima bir kıpırdanma vardı, yemek yerken zorlanıyor zor yutkunuyordu, dertli kul.Yüzüne her bakışımda gözlerinin daima artan ışıltısı dikkatimi çekti.Ve birden ak düşmüş sakallarına doğru iki damla gözyaşını yolculuğa çıkardı.Ağlıyordu ihtiyar amca, gözyaşlarını saklama ihtiyacı hissediyordu. Ama gözleri coşmuştu bir kere, yemeği bırakıp yanına oturdum. Amca dedim:

-Rahatsız mısınız ? Bir şeyiniz mi var ?

-Hayır evladım iyiyim sağol ! dedi.

-Peki amca, niye ağlıyorsun ? dedim.

-Peygamberimiz (sav) aklıma geldi birden. Onu düşündüm ve ağlayıverdim kusura bakma.

Gözünün yaşını sildi,Elhamdülillah dedikten sonra çekildi sofradan. Kenarda bucakta bir yere oturdu, elinin tersiyle gözlerini siliyor ve cebindeki mendilini arıyordu. Ben de kalktım sofradan yeni demlenmiş çaydan getirdim ihtiyar amcama.Çayı karıştırırken elleri titriyor ve dudakları büzülüyordu.Mendiliyle tekrar sildi gözlerini.Çayını içti ve Rabbim'in selamı ile müsaade isteyerek ayrıldı yanımızdan.
Düşünce idrakini yitirmiş bir hal içinde düşünüyordum. Adamcağız yemek yerken seni anıyor ve ağlıyordu YA RASULLALLAH (sav). Sana yakın olmanın verdiği coşkuydu gözyaşları.

Senin ümmetinden bir kul.Nasıl oluyor da seni görmeden, kokunu almadan,mübarek ellerini öpmeden sanki yanıbaşındaymışşın gibi seninle yaşıyor. Ben de anlamalıydım,çözmeliydim bu sırrı....

Seni YA RASULLALLAH (sav) evet seni tanımam,bilmem gerekiyordu. Ashab!ı Kiram efendilerimizin hayatından başladım işe. Onların hayatlarını okuyarak sana ulaşmalıydım YA RASULLALLAH (sav), okudum. Ebu Bekir Sıddık , Ali bin Ebu Talip, Hz. Ömer Hz. Osman,Hz. Talha,Hz. Bilal,Sad bin Ebi Vakkas, Hz. Hamza,Abdullah bin Revaha, Ebu Hureyre, Muaz bin Cebel...

Hepsini okudum YA RASULLALLAH (sav).

Şimdi seni okuyorum. Halık'ı zül celal Rabbim'in sevgilisi,biricik kulu.Senin nurunun hürmetine varolan ben seni arıyorum Ya RASULLALLAH (sav). Ömrümün sonuna kadar her nerede ve ne zaman olursa olsun seni hakkıyla tanıyamayacağımı biliyorum.Ben senin deven Kusva'ya aşık oldum efendim.Dayandığın hurma kütüğünün yerinde olabilmek için bin canım olsun feda ederdim.Yeter ki inleyeyim,sen beni okşarsın susarım. Yanımdan ayrılırsan tekrar inlerim YA RASULLALLAH(sav).

Ebu Hureyre(ra) sıcak bir günün öyle vaktinde evinden çıkıp mescide gelmişti. Sende oradaydın YA RASULLALLAH(sav) Açlıktan evinde duramayıp mescidine sana koşmuşlardı. Sen de aç idin. Günlerdir bir şey yememiş açlıktan zayıf düşmüştünüz. Hendek günü karnına iki taş bağlayan da sendin YA RASULLALLAH(sav). Bir deri parçasını temizleyip kızarttıktan sonra açlığını dindiren Sad bin Ebi Vakkas (ra) değil miydi EFENDİM.Bir hurma tanesini annesine saklayan Ebu Hureyre değil miydi?Bir avuç arpa ekmeğiyle yetinen HABİBULLAH sendin efendim. Ya ben midemin doluluğunun sarhoşluğuyla seni unutan ben değil miyim. Abdullah bin Revaha (ra) gibi elimdeki kemik parçasını fırlatıp ''ben hala bu dünyada yaşıyor muyum?''diyebilir miyim ? Senin ölümünle Hz.Bilal(ra) susmuştu.Bir daha ezan okumayacaktı.Kızgın çölde kayaların altında inlerken EHAD,EHAD diyerek senin nurunu görmüyor muydu YA RASULLALLAH(sav).

Sana nasıl kavuşacağız bilemiyorum.Günahlarımın derdiyle,hasretinin yangınıyla,Aşkının ateşiyle,sana ümmet olmanın sevinciyle arz ediyorum halimi. Sana gelmek var ölmeden önce, Şehrinde narına yanıp kül olmak var.Sana geldikten sonra bir daha dönmemek olsa (inşallah) yanında kalsam,ayak bastığın yerlere gömülsem. Kıyamete kadar yanında olsam.Toprağın altında dahi alırım kokunu YA RASULLALLAH(sav).

VE ÖLÜM...

Nikah saati :RABBİME ve SANA yolculuk.Tahta arabanın içinde keyifli seyahat....

Ölmeyi bilene kutlu olsun. EY DÜNYA!...

Anlat şimdi ayrılık acısını,Peygamber sana veda ederken çektiğin acıyı anlat.Bağır, durma, Haykır: VAĞLEMU ENNE FİKUM RASULLALLAH de...

O'nun vefat ettiği gün.Söyle ey dünya ne haldeydin.Her zerre O'nun ölümüyle yok olmak isterken sen nasıl raksettin.Yine sabahları güneşi davettin.Karanlığı nasıl kovdun.Söyleeeee...

Her gün raksedip dönmektesin değil mi ey dünya. Kainatta yalnız sen ONA kucak açtın,bu mutluluk senin değil mi. Güneş bile kıskanır seni ALLAH'ın Habibi yaşadı üzerinde. Ne kadar bahtiyardın o devirde varlığının şükrünü eda ediyordun. Denizlerin bir ayrı güzeldi O varken. Suların daha bir tatlıydı. Ağaçlar,dağlar , ovalar,bitkiler, kuşlar ve sen ey dünya ne kadar mutluydunuz.

Ama o gün:RABBİM (c.c.) çağırıyordu Habib'ini.

Rabbim'in emriyle Cebrail yanına geldi YA RASULLALLAH(sav),Azrail (a.s.) kapıda senden izin bekliyordu. Kisra nın sarayını aydınlatan nurunla gelecektin.

Sessizlik acımasız ve dert yüklüydü,

Aniden peygamberin dudakları kıpırdadı,

YÜCE DOSTA ,REFİK'İ ALA'YA

PEYGAMBER vefat etti.

Üsame seferden döndü,zafer müjdesiyle kavuşacaktı sana. Abi bin Ebu Talib'in dizine başını dayamıştın. Ölüm bile sana o kadar yakışmıştı ki, VUSLAT seninle güzel oldu. Kusva gözyaşlarıyla inlemekteydi. Hz. Ebu Bekir(ra.)geldi seni öptü öptü öptü....

Yokluğun acısıyla yanan gönüller, kardeşlerin, Seni çok özlediler Ya Rasullallah (sav)

Ben de özledim seni. Rüyalar da teselli bulan ümmetine şefaat eyle EY SEVGİLİ...




EFENDİM(S.A.V)'E MEKTUP

 
İş, güç, yalnızlık,güneşzilik ve günsüzlük...
Yeni yazının başlığı böylemi olsa acaba.
Yada yazı yazamasam.
Köşe yazarlarının, entelektüellerin, düşünürlerin, gazetecilerin dönüp
dolaştıkları yerleri bugün aklımdan geçirmesem diyorum.
Bugün akımların etkisi altında kalmayıp, irademin ve bedenimin secde ettiği
Allah’ın Habibi için toplasam kalemlerimi ve birleştirsem.
Bütün akılların birleşip onun kullandığı bir bağların derinliğine
erişemeyeceklerini bilerek bütün kalemlerimi toplasam ve çok bilmişliğimi,
artristik kelimelerimi, felsefik tartışmaların ateşlediği nefsimi, dağ kılmak
yerine dağlasam bugün...
..
Peygambere bir mektup yazsam...
Ellerim hiç bu kadar titrememişti efendim.
Kütüphanedeki hiçbir kitabı tanımıyorum seni düşününce, kitaplarıma kaldığım
yerden devam edemiyorum.
Fikri tartışmalarda savunacağım düşünceleri bile savunamıyorum.
Sonu izmle biten düşüncelerin yozluğunu umursamıyorum.
Kesip biçenlere, atıp tutanlara, entelektüel dergahın içinde, tanrı kabul
ettikleri bilimin savrukluğuna aldırmıyorum.
Sen olsaydın diyorum, tartşılmazdı kavramlar, uzlaşırdık her konuda...
Demogoji yaparak kutsanan beyinlerce, iteklenen herşey biterdi.
İlmini alır haddimizi bilirdik.
Azıcık susardık, sen olsaydın burnumuzun dikine gitmezdik.
Aklımıza esen havayla, ağzımıza geleni söylemezdik. Sen olsaydın, kendimizin bir
karşılığı olurdu.
Sen olsaydın bildiğimizi bilirdik.
En çok satan kitapları okuyarak, kendimizi bir bilen ilan etmezdik.
Kelimeleri israf etmezdik, matematiği kutsamazdık.
Dar düşünüp çıkar yol bulamamaktan yakınmazdık.
Her el sıkıştığımız düşünce karşısında, benliğimizin sömürülmesine izin
vermezdik.
Dilimizi başkalarının diline çevirmezdik.
Sen olsaydın şiir yazılmazdı ve köşe yazılarının kapanırdı köşeleri.
Fizik yasalarını mutlak aklın yarasaları haline dönüştürenlerin,kesilirdi
dönüşümleri.
Sırf konuşmak olsun diye, harf sırasına göre boşluğa düşmezdik.
Sen değdiğinde bize biz sana değen olurduk ve sana erişirdik, sen bizleri
ertelemezdin,
sana danışan ümmetini geri çevirmezdin.


Açıklardın, anlatırdın, aklımıza su serper bizleri endişe tuzağına düşüren
düşünce sahiplerine kendini siper ederdin.
Sen olsaydın Uhudu, Bediri, Hudeybiyeyi yaşardık.
Ve bütün bunlar karşısında, kimse bize hikaye anlatmazdı.
Akılcıların, çoğulcuların, liberallerin, demokratların, milliyetçilerin,
sosyalistlerin kelimeleri silinirdi kendi akıllarından.
Yabancı düşünürlerin, epikilüstlerin, stoisyenlerin, hedonistlerin
söyledikleriyle fikir hamallığı yapmazdık, sen olsaydın sana yaslanırdı
akıllarımız ve seni bilirdik sadece.
Sen olsaydın bozguna uğramakla yenilmek arasındaki çizgiyi hatırlar ve
yenilgiyle sonlanan fikri mücadelemizi bile hayra yorar bize Uhudu
hatırlatırdın.
Şimdi ellerim titriyor efendim o çok bildiğim sandığım bütün bilimler kırışıyor
senin bir zerre ilmin karşısında.
Şimdi aklın sarsılıyor efendim, düşüncelerim susmakta, sana ve senin kullandığın
küçük bir virgülü bile fikrinin bağrına basıyor ve bastıkça parçalanıyor, dahada
küçük parçalara ayrılıyor dünyanın atomları.
Şimdi sadece sen olsaydın, ve bizde sadece sussaydık. Konu sıkıntısı çeken dar
beyinlerin sana koştuğunu görseydik, bilimlerini ilminle kıyaslayanların susup
seni dinlediklerini görebilseydik.
Ve seni bize gönderen Allah a seninle şükretseydik,.
Şimdi sen olsaydın, dili tutulurdu dünyanın, eli ayağı birbirine dolaşırdı
denklemlerin, parabollerin...
Şimdi sen olsaydın sadece sen olurdu kainat...

x1pN1mp8dKYgTFlkMdXpzIUGwTKeUn4NFMF.jpg


Fani dünyamıza şeref verdin, onu anlamlandırdın, doğrusu sana doyamadık efendim.
Seni sevdik ve her zaman özlemini büyüttük yüreğimizde, seni sevmeyi ve
özlemeyide ibadet bildik, seni hiçbir zaman unutmayacağız.
Efendim taptaze bir haberdir gelişin, iyiki geldin, hoş geldin.

11. Prophet Muhammad's Last Sermon

Date delivered: 632 A.C., 9th day of Dhul al Hijjah, 10 A.H. in the 'Uranah valley of Mount Arafat.

 

The Prophet Muhmmad's (p.b.u.h.) Farewell Sermon translated by Nuh Ha Mim Keller:

 

O people, hear me well: I explain to you. For I do not know; I may well not meet you again in this place where I now stand, after this year of mine. 

 

O people: your lives and your property, until the very day you meet your Lord, are as inviolable to each other as the inviolability of this day you are now in, and the month you are now in. Have I given the message? -- O Allah, be my witness. So let whoever has been given something for safekeeping give it back to him who gave him it. 

 

Truly, the usury of the Era of Ignorance has been laid aside forever, and the first usury I begin with is that which is due to my father’s brother ‘Abbas ibn ‘Abd al-Muttalib. And truly the blood-vengeance of the Era of Ignorance has been laid aside forever, and the first blood-vengeance we shall start with is that which is due for the blood of [my kinsman] ‘Amir ibn Rabi‘a ibn Harith ibn ‘Abd al-Muttalib. Truly, the hereditary distinctions that were pretensions to respect in the Era of Ignorance have been laid aside forever, except for the custodianship of the Kaaba [by Bani ‘Abd al-Dar] and the giving of drink to pilgrims [by al-‘Abbas]. 

 

A deliberate murder is subject to retaliation in kind. An accidental death from a deliberate injury means a death resulting from [something not usually used or intended as a deadly weapon such as] a stick or a rock, for which the indemnity is one hundred camels: whoever asks for more is a person of the Era of Ignorance. 

 

O people: the Devil has despaired of ever being worshipped in this land of yours, though he is content to be obeyed in other works of yours, that you deem to be of little importance. 

 

O people: postponing the inviolability of a sacred month [claiming to postpone the prohibition of killing in it to a subsequent month, so as to continue warring despite the sacred month’s having arrived] is a surfeit of unbelief, by which those who disbelieve are led astray, making it lawful one year and unlawful in another, in order to match the number [of months] Allah has made inviolable. Time has verily come full turn, to how it was the day Allah created the heavens and the earth. Four months there are which are inviolable, three in a row and forth by itself: Dhul Qa‘da, Dhul Hijja, and Muharram; and Rajab, which lies between Jumada and Sha‘ban. Have I given the message? -- O Allah, be my witness. 

 

O people: verily you owe your women their rights, and they owe you yours. They may not lay with another men in your beds, let anyone into your houses you do not want without your permission, or commit indecency. If they do, Allah has given you leave to debar them, send them from your beds, or [finally] strike them in a way that does no harm. But if they desist, and obey you, then you must provide for them and clothe them fittingly. The women who live with you are like captives, unable to manage for themselves: you took them as a trust from Allah, and enjoyed their sex as lawful through a word [legal ruling] from Allah. So fear Allah in respect to women, and concern yourselves with their welfare. Have I given the message? -- O Allah, be my witness. 

 O people, believers are but brothers. No one may take his brother’s property without his full consent. Have I given the message? -- O Allah, be my witness. Never go back to being unbelievers, smiting each other’s necks, for verily, I have left among you that which if you take it, you will never stray after me: the Book of Allah. Have I given the message? -- O Allah, be my witness. 

O people, your Lord is One, and your father is one: all of you are from Adam, and Adam was from the ground. The noblest of you in Allah’s sight is the most godfearing: Arab has no merit over non-Arab other than godfearingness. Have I given the message? -- O Allah, be my witness. 

 

At this, they said yes. 

 

He said, Then let whomever is present tell whomever is absent. 

 

O people:, Allah has apportioned to every deserving heir his share of the estate, and no deserving heir may accept a special bequest, and no special bequest may exceed a third of the estate. A child’s lineage is that of the [husband who owns the] bed, and adulterers shall be stoned. Whoever claims to be the son of someone besides his father or a bondsman who claims to belong to other than his masters shall bear the curse of Allah and the angels and all men: no deflecting of it or ransom for it shall be accepted from him. And peace be upon all of you, and the mercy of Allah. 

 

The Last Sermon Confirms the Main Points from the Quran

by Shahid Athar, M. D.

 
"Oh Prophet, We have sent you as a witness, news bearer and a warner and as someone who invites people to God by His permission and a shining Lamp" (33:45-46).

 

Prophet Muhanimad (PBUH) who was sent to mankind as a news bearer and a wamer for he spoke the truth and did not invent something of his own. The purpose of this article is to confirm the statements made by Prophet Muhammad (PBUH) during his farewell address during the last pilgrimage (10 AH).

 

After praising and thanking God, the Messenger said, "Oh people, listen to my words carefully for I know not whether I will meet you on such an occasion again."

 

TRUST AND ACCOUNTABILITY

 

Sermon: "Oh people, just as you regard this month, this day, this city as sacred, so regard the life and property of every Muslim as a sacred trust. Remember that you will indeed appear before God and answer for your actions."

 

Quran: "If anyone killed a person unless it is for a murder or spreading mischief on earth it would be as it he killed the whole mankind, and if anyone who saved a life, it would be as if he saved the life of whole mankind" (5:32). "Then on that day not a soul will be wronged in the least and you shall but be prepaid in the needs of your past deeds" (36:54).

 

FINANCIAL OBLIGATIONS

 

Sermon: "Return the things kept with you as trust (amanah) to their rightful owners."

Quran: "If one of you entrusts (something) the one who has been entrusted with it should hand over his security and he should heed God and not hide any testimony. Anyone who hides it-has a sinfull heart" (2:283).

 

INTEREST (RIBAH)

 

Sermon: "All dues of interest shall stand cancelled and you will have only your capital back. Allah has forbidden interest, and I cancel the dues of interest payable to may uncle Abbas ibn Abdul Muttalib."

Quran: "You who believe fear God and write off anything that remains outstanding from lending at interest if you are (true) God and His Messenger If you repent you may retail your principal do not wrong and you will not be wronged" (2:278).

 

TREATMENT OF WIFE (SPOUSE)

 

Sermon: "Oh people, your wives have a certain right over you and you have a certain right over them. Treat them well and be kind to them for they are your committed partners and commited helpers.

 

Quran: "Provide for them the rich according to his income and the poor according to his means, a provision according to the custom. This is an obligation for those who act kindly" (2:236). "Treat them politely even if you dislike them,. Perhaps you dislike something in which God has placed much good" (4:19).

 

WARNING ABOUT SATAN

 

Sermon: "Beware of Satan, he is desperate to divert you from the worship of God so beware of him in matters of your way of life."

 

Quran: "Verily Satan is an enemy to you so treat him as an enemy. He only invites his followers that they may become companions of the blazing fire" (35:6).

 

BROTHERHOOD

 

Sermon: "Oh you people listen carefully. All the believers are brothers. You are not allowed to the things belonging to another Muslim unless he give it to you willingly."

 

Quran: "Believers are but brothers so set things right between your brothers and fear God so that you may find mercy" (49: 1 0).

 

SUPERIORITY IS ONLY IN PIETY AND SUBMISSION

 

Sermon: "Oh people, no one is higher than the other unless he is higher in obedience to God. No Arab is superior to a non-Arab except in piety."

 

Quran:"The most honored among you in the sight of God is (he who is) the most righteous of you and God has full knowledge and is will acquainted (with all things)" (49:134). "Who can be better in religion than he who submits his whose self to God, does good and follows the ways of abraham for God did take Abraham for a friend" (4:125).

 

IN ORDER TO BE SUCCESSFUL WE MUST OBEY BOTH GOD AND HIS MESSENGER

 

Sermon: "Oh people, reflect on my words. I leave behind me two things, the Quran and my example and if you follow these, you will not fail."

 

Quran: "And obey God and the Messenger so that you may receive mercy" (3:132).

 

OBSERVE THE PILLARS OF ISLAM

 

Sermon: "Listen to me carefully. Worship God and offer prescribed prayer, observe fasting in the month of Ramadan and pay the poor-due."

Quran: "And establish the prescribed prayer, practice regular charity and bow down with those who bow down" (2:43). "Oh you who believe, fasting is prescribed to you as it was prescribed to those before you that you may learn self-restraint" (2:183).

 

DUTIES REGARDING THOSE WORKING UNDER US

 

Sermon: "Oh people, be mindful of those who work under you. Feed and clothe them as you feed and clothe yourselves."

 

Quran: "Act kindly just as God treated you kindly" (28:77). "God has favored some of you over their provisions to those whom their right hand controls so that they become equal (partners) in it. Would they thus disclaim God's favor" (16:71).

 

MUHAMMAD WAS THE LAST PROPHET

 

Sermon: "Oh people, no prophet or messenger will come after me and no new faith will emerge."

Quran: "Muhammad is not the father of any of you men but he is God's Messenger and the Seal of Prophets. God is aware of everything" (33:40).

 

OUR DUTY IS TO SPREAD THE MESSAGE OF THE PROPHET (QURAN)

 

Sermon: "All those who listen to me shall pass on my words to others and those to others again (and people did).

 

Quran: "Oh Messenger, communicate whatever has been sent down to you by your Lord. If you do not do so, you will not have conveyed his message" (5:67).

 

Sermon: Have I conveyed the Message of God to you? asked the Prophet facing towards the heavens. The audience answered in one voice, "You have, God is the witness."

 

Quran: As the Messenger finished the following revelation came to him, "Today I have perfected your religion for you, completed my favors upon you and have chosen for you Islam as the way of life for you" (5:3).

 

Analysis

by Syed Mumtaz Ali

 

The Prophet gave a summary of his teachings in this address and we can analyse them under three main headings:

 

 1. Reminder of the basic elements of the faith, namely: belief in the One God.

 2 .Rule of Law and Morality.

 3. Rules of Justice.

 

I. Basic Belief in one God

 

(1) Monotheism, pure, simple, uncomplicated and unmixed is the foundation on which the Islamic system of belief is based.

 

Only the invisible God, and none other, is worthy of worship and is worshipped without any icons or other material representation.

He is capable of doing all things, although He is One. He is not only the creator, but also the master of all; hence the multiplicity of his attributes expressed by His ninety-nine beautiful names.

 

The divine attributes or any of them do not stand by themselves and as such are not worshipped as independent entities as the idol-worshippers do.


(2) This conception of God differs according to individual thinking, e.g. a philosopher's understanding is not of the same level as that of a man in the street. The Prophet Muhammad (pbuh) admired the fervour of the faith of simple people, and often gave the example of “the faith of old women” that is unshakable and full of sincere conviction. Certain mystics of early Islam have explained it in this way: “There is a truth about God known to the man in the street, another known to the initiated, yet another to the inspired prophets, and lastly, the one known to God Himself.

 

(3) So, while on the one hand, Muslims have nothing in common with atheists, polytheists, and others who associate others with the One God, on the other hand, on the authority of the Prophet of Islam, there is enough elasticity for satisfying the needs of different categories of man –learned, as well as ignorant; intelligent as well as simple, poets, artists, jurists, mystics, theologians and the rest. The point of view and the angle of vision may differ according to the individual, yet the object of vision remains constant.

 

 It was at Arafat that he, while sitting on his camel, delivered his sermon in a loud, clear voice to his people.

 

Rabiah ibn Umayyah ibn Khalef repeated the sermon after him sentence by sentence and asked the people every now and then whether or not they had understood the Prophet's words and committed them to memory.

 

II The Rule of Law

 

1.       The Qur’an and the conduct of the Prophet were to serve as the basics of law and a healthy criterion in every aspect of human life. “I leave behind me two things, the Qur'an and my Sunnah and if you follow these you will never go astray.”

2.        2. Vendetta and private justice were abolished. The Prophet declared: “Every right arising out of homicide in pre-Islamic days is henceforth waived and the first such right that I waive is that arising from the murder of Rabiah ibn al Harith ibn al Mutallib.”

3.       Equality of all believers without distinction of race orders. He stated: “Learn that every Muslim is a brother to every Muslim and that the Muslims constitute one brotherhood.”

 

Morality

 

No superiority of one over any other except by the individual excellence in the manner of piety and fear of God. Excellence of moral character to be the only criterion of individual superiority in the eyes of God.

 

However, every person enjoyed equality in the eyes of the Law, and in the eyes of God, by reason of his being a member of the human race. The Prophet (pbuh) put it in these words: “All mankind is from Adam and Eve, an Arab has no superiority over a non-Arab nor a non-Arab has any superiority over an Arab; also a white has no superiority over a black nor a black has any superiority over a white - except by piety and good action.”

 

 

III Justice

 

1. Basic Human Rights

 

Sacrosanct character of three fundamental rights of each and every human being concerning (a) his person (b) his property (c) his honour.

 

As to (a) his person, the Prophet declared: “O People, just as you regard this month, this day, this city as Sacred, so regard the life and property of every Muslim as a sacred trust . . . “Remember one day you will meet Allah and answer for your deeds.”

 

2. Economic Justice

 

(b) as to property, it was declared that constant redistribution and circulation of the private wealth of the nation (Ummah) and its accumulation, as a rule, was to be avoided by means of (1) prohibition of interest (2) obligatory inheritance and distribution of deceased persons property among near relatives of both sexes and (3) restrictions on wills (no more than 1/3 by way of legacy).

 

Regarding interest, the prophet said: “Allah has forbidden you to take usury (interest), therefore all interest obligations shall henceforth be waived. Your capital is yours to keep. You will neither inflict nor suffer any inequity. Allah has judged that there shall be no interest.”

 

As to the sacrosanct character of property, the Prophet further declared: “O People, just as you regard this month, this day, this city as Sacred, so regard the life and property of every Muslim as a sacred trust. Return the goods entrusted to you to their rightful owners.”


3. Domestic Justice.

 

Better treatment of women:

 

The Farewell address puts it this way: “O People, it is true that you have certain rights with regard to your women but they also have rights over you. Remember that you have taken them as your wives only under Allah's trust and with His permission. If they abide by your right, then to them belongs the right to be fed and clothed in kindness. Do treat your women well and be kind to them for they are your partners and committed helpers. And it is your right that they do not make friends with anyone of whom you do not approve, as well as never to be unchaste. O People, listen to me in earnest . . .”

10. The Death of Muhammad (pbuh)

After the Hajj in the tenth year, the following verse was revealed:

 

"This day I (God) have perfected your religion for you, completed my favor upon you, and have chosen for you Islam as your religion"   (Qur'an 5:3)

 

Allah also said:

 

"You are the best people sent out to mankind. You instruct that which is good and dissuade from that which is evil and you believe in God."  (Qur'an 3:111)

 

Allah also took it upon Himself to personally preserve this religion (by preserving the book). He said:

 

"Verily, It is We who have sent down 'the Reminder' (the Qur'an), and it is We who shall preserve it"  (Qur'an 15:9)

 

It was at this time that the following chapter was revealed:

 

"When comes unto you (O Muhammad) the aid of Allah, and the conquest (of Makkah), and you saw the people enter into the religion in waves, then glorify the praises of your Lord, and ask His forgiveness. Verily, He is the one who accepts the repentance and forgives."  (Qur'an 110)

 

When the companions of Muhammad (pbuh) heard this chapter being recited they understood that the prophet Muhammad (pbuh) would not be with them much longer and their hearts began to weigh heavy with the thought of losing him. In this final year of Muhammad's life, he redoubled his efforts in worship, in the praise of his Lord, and in the recitation of the Qur'an in preparation for his final journey. The illness which finally claimed the life of the messenger of Allah began in the second month of the eleventh year after the emigration.

 

Muhammad (pbuh) had taught his followers that Allah is Just. He repays goodness with goodness and exacts retribution for evil. However, he also is Merciful. He multiplies all good deeds from ten to many hundreds of times and He counts an evil deed as a single evil deed or He forgives it.

 

Of the ways that Muhammad (pbuh) taught us that Allah bestows His mercy upon us is that He occasionally ordains upon us trials in this life. The evil among mankind lose hope when inflicted with such trials and engross themselves in further evil. The faithful among them, however, are blessed by this trial. That is because they accept the trial and seek it's reward. The reward is then either bestowed upon them in this life or in the hereafter. Trials are also inflicted upon mankind to erase their sins or to multiply their reward so that on the day of judgment when they are presented with the reward of their perseverance and compliance, they would wish that they had been inflicted with a thousand such trials.

 

Similarly, when Muhammad (pbuh) was stricken with this illness, it ravaged him and sapped his strength. He would tie a piece of cloth around his head in order to reduce the severity of the migraines that would afflict him, and when he wished to move about he would lean upon the shoulders of two men as they guided him to his destination. This continued for a little over a month until he finally passed away in the third month of the eleventh year after the emigration.

 

As Muhammad (pbuh) was on his death bed he asked his wife Aisha: "O Aisha, what news of the gold?" (what money do we posses?). She came to him with between five and nine pieces which were all they owned. As he overturned them in his hand he said: "What shall Muhammad say if he met his Lord and these are in his possession? Dispose of them [O Aisha]! (in charity)"

 

After leading the Muslims for the last time in prayer, Muhammad sat upon the "minbar" in the masjid and delivered the "sermon of parting." Among his words in this speech he said:

 

"Allah gave a choice to one of [His] slaves either to choose this world or what is with Him in the hereafter. He chose the latter."

 

Abu-Bakr understood the meaning of these words and began to weep bitterly, saying: "Rather, we would sacrifice ourselves and our children for you O messenger of Allah." The Prophet (pbuh) said: "O Abu-Bakr! Don't weep. There is none among mankind more beloved to me in his self and his money than Abu-Bakr. And were I to take a confidant in this life I would have taken Abu-Bakr as my confidant. However, the confidence of Islam is better." He then commanded that all doors into the masjid be closed except the door of Abu-Bakr. When Muhammad (pbuh) became too ill to lead the daily prayers, he commanded that Abu-Bakr assume this responsibility.

 

Aisha the wife of Muhammad (pbuh) narrated "The Messenger of Allah, may Allah bless him and grant him peace [once] said, 'No prophet dies until he is given the choice (between being a king on earth or receiving the reward of the hereafter).'" She continued, "[While on his death bed] I heard him say, '[Rather] In the highest company. In the highest company' and I knew that he was departing." (Narrated in the Muwatta by Malik)

 

On the day of Muhammad's passing, he pulled back the curtain between his room and the masjid and watched the Muslims as they followed Abu-Bakr in prayer. He was pleased with this sight and with having lived to see his followers upholding the religion and devoted to their prayer. He smiled as he watched them. The Muslims saw him as he peered through the curtain at them and joy began to overcome their hearts. He looked so much healthier than they had come to expect, perhaps he had been cured? Muhammad (pbuh) gestured to them to continue their prayers and he drew the curtain closed again. It was not long after that he passed away.

 

The last verse of the Qur'an revealed by Muhammad (pbuh) was:

 

"And guard yourselves against a day when you shall be returned to your Lord, then every soul shall be paid in full that which it earned and they shall not be wronged."   (Qur'an 2:281)

 

The last words uttered by Muhammad (pbuh) before his death were a warning to his followers against their taking his grave as a place of worship. He then advised the Muslims to attend to their prayers, their charity, and that which their right hands do possess (do well by their slaves). Muhammad was sixty three years old when he passed away, having spent exactly twenty three years in the call to Islam, the belief in one God, and the eradication of all false gods other than He.

 

Shortly after Muhammad (pbuh) passed away, Abu-Bakr was elected the first "Khalifa" (Caliph) in Islam. He ruled them until his death and then he was followed by Umar ibn Al-Khattab, then Uthman ibn Affan, then Ali ibn Abi-Talib. These four were later named the four "Rightly Guided Caliphs." Jerusalem was opened by Umar in the year 641 during the period of his rule. He entered into it riding upon a donkey, thus fulfilling the prophesy of Zachariah 9:9 (please see point 43 in the table of section 2.2).

 

After the Muslims captured Jerusalem the Jews and Christians were not forced to convert but were allowed to continue their worship and pilgrimage freely. As a supreme example of the tolerance all Muslims are commanded for the religious practices of others, when Caliph Umar received the keys to Jerusalem from the patriarch Sophronius in the 7th century he was then asked to pray in a Jerusalem church, he refused saying he did not want to provide a pretext for Muslims to appropriate a Christian holy site. During Caliph Umar's rule the mighty Sassanian (Persian) dynasty too fell before the Muslims.

 

Abu-Hurayra said: I heard Allah's Messenger (pbuh) saying:

 

"My example and the example of the people is that of a man who lit a fire, and when it was lit, the things around it, moths and other insects started falling into the fire. The man tried [his best] to prevent them, [from falling in the fire] but they overpowered him and rushed into the fire." The Prophet (pbuh) added: "Now, similarly, I am grasping your belts to prevent you from falling into the Fire, but you insist on plunging into it." (narrated by Al-Bukhari)

9. The Pilgrimage

The tenth year after the emigration was the year when Hajj (major pilgrimage) was revealed as the final requirement of the Islamic religion. In the eleventh month of the tenth year after the emigration, Muhammad (pbuh) informed the Muslims that Hajj had been prescribed upon all Muslims who had the means to perform it. The news spread quickly to the Muslims of the neighboring lands that Muhammad intended to perform pilgrimage and as he set out for Makkah, many more delegations of Muslims joined up with him along the way. The Hajj was one of the best recorded and documented events of the Islamic message during the lifetime of Muhammad (pbuh). Countless Muslims recorded it in great detail, all the way down to the minutest aspect and nuance. The interested reader my seek any of the countless references that deal with this topic.

 

During this pilgrimage, Muhammad (pbuh) delivered his famous speech. On the day of Arafa, at the beginning of the Hajj Muhammad (pbuh) stood before them and delivered a lengthy sermon. At the end of this sermon he said:

 

"... I have left among you that which you shall never be lead astray if you adhere to it; the Book of Allah. [Verily] you shall be asked about me [on the Day of Resurrection], so what will you say?."

 

They replied:

 

"We will bear witness that you have conveyed the message, discharged the ministry of Prophethood and given wise and sincere counsel."

 

The Prophet Muhammad (pbuh) then raised his forefinger towards the sky and then pointing it at the people said: "O Allah, bear witness. O Allah bear witness," saying it thrice. Bilal then pronounced Adhan and later on Iqamah (calls to prayer) and then Muhammad (pbuh) led the noon prayer.

 

Just prior to the end of the Hajj, in the days of "Tashreeq", Muhammad (pbuh) again addressed the people and said:

 

"Verily your blood, your property, and your honor are as sacred and inviolable as the sacredness of this day of yours, in this month of yours, in this town of yours until the day you meet Him. Hear what I say now that you may live! Do not commit injustice! Do not commit injustice! Do not commit injustice! Verily, the wealth of a Muslim shall never be justified except with his good will. Verily, every blood or property or pride is under my feet (completely abolished) until the day of judgment. The first blood-claim which I abolish is that of the son of Rabi'ah ibn al-Harith, who was nursed among the tribe of Sa'ad and killed by Huthayl. And Allah, the Mighty, the Supreme, has ordained that the first usury to be abolished is that of [my uncle] Abbas ibn AbdulMuttalib. The 'principle' of your money (without usury) is lawful for you. Do not deal unjustly and do not be dealt with unjustly. Verily, time has made a complete cycle [and returned] to it's condition when Allah created the heavens and the earth."

 

He then recited: "Verily! the number of the months with Allah is twelve months. So was it ordained by Allah on the day when He created the heavens and the earth. Of them, four are sacred: that is the right religion. So wrong not yourselves therein."  (Qur'an 9:36)

 

He continued: "Do not return after me disbelievers; some among you striking the necks of others. Verily, the Devil has lost hope that the worshipers shall worship him, but he [shall continue to] seek animosity between you..."

8. The Treaty of Al-Hudaibia and the Opening of Makkah

In the sixth year after the emigration, Muhammad (pbuh) saw a vision wherein he entered Makkah and circumambulated (circled) the Kaaba. This vision did not specify a date but he realized that he would soon capture Makkah. Muhammad (pbuh) commanded his men to prepare for "Umrah" (minor pilgrimage) to Makkah. In the eleventh month of the sixth year, (the month of Thul-Qida), Muhammad departed for Makkah with approximately one thousand and five hundred men. He had no intention of waging war but only to perform pilgrimage. The people of Makkah heard that he was coming and feared for their lives. When he reached Al-Hudaibiyya, his camel stopped and sat down. The Muslims said "Al-Qaswa (the name of his camel) has refused to advance!" Muhammad (pbuh) replied "No! it has not refused, nor is that fitting conduct for it. But the bar that prevented the elephant (in "The year of the elephant" above) has held it back"

 

He then said: "Quraish shall not come to me requesting a treaty that raises the name of God and reverences the bonds of kinship but I shall accept it from them" He then poked his camel and rebuked it and it arose and continued onwards.

 

Quraish came to Muhammad and made a pact with him stipulating that the Muslims shall not perform their pilgrimage this year but shall wait till next year. And no man shall come from Quraish without the authorization of his master seeking refuge with the Muslims but he shall be returned to Quraish. And that no man from the Muslims shall come to Quraish seeking refuge but he shall be allowed to stay with Quraish. They also agreed to refrain from fighting for ten years and that whosoever wished to enter into Muhammad's pact and treaty could do so, and whosoever wished to enter into Quraish's pact and treaty could do so. Muhammad (pbuh) agreed to this truce which was named "The Truce of Al-Hudaibiyya".

 

When the Muslims saw Muhammad accept this pact they were dumb-struck. How could he possible accept such a one-sided and unjust treaty (in their estimation)? However, Muhammad (pbuh) commanded them to return and they did.

 

During the course of the next year, Muhammad (pbuh) abided by his promise and anyone who came to him seeking refuge without the consent of his master was returned to Quraish. Eventually, these men escaped from Quraish and became bandits, holding up Quraish's caravans and terrifying their people. Finally, Quraish begged Muhammad (pbuh) to please accept those who sought his protection and he did.

 

One of the outcomes of this treaty was that the people of Arabia were finally able to enter into the religion of Islam without the fear of persecution or death. The Muslims were finally able to travel to the tribes and recite the Qur'an to them freely and without hindrance. In this one year (after the start of the truce) more people entered into Islam than had entered into it in all the fifteen years prior to that combined. One of the signs of this was that in the first attempt at pilgrimage (when Muhammad accepted the truce) 1500 Muslims traveled with him. The next year, over ten thousand Muslims returned with him to perform the pilgrimage.

 

Allah said in the Qur'an:

 

"But it may happen that you hate a thing which is good for you, and it may happen that you love a thing which is bad for you. Allah knows, and you know not." (Qur'an 2:216)

 

It is estimated that Muhammad's letters to the kings of the surrounding nations were sent out around the end of the sixth year after the emigration. Muhammad (pbuh) sent messengers to the leaders of Rome, Persia, Egypt, and Ethiopia among others. This was the beginning of the global call to Islam. Allah says in the Qur'an:

"We have not sent you but as a universal [Messenger] to mankind, giving them glad tidings, and warning them, but most of mankind understand not." (Qur'an 24:38)

 

and also:

 

"Say: O mankind! I am [sent] to you only as a plain warner." (Qur'an 22:49)

 

When Muhammad (pbuh) was about to send these letters, it was said to him: "They do not accept a letter except with a seal," so a metal ring was made for him with the words "Muhammad, the messenger of Allah" engraved in it. This became his official seal.

 

Muhammad's letter to the king of Persia, Khosru (590-628AD), was as follows:

 

"In the name of God, Most Compassionate, Most Merciful. From Muhammad the messenger of God to Khosru the great one of Persia. Peace be unto he who follows [true] guidance, believes in God and his messenger, and bears witness that there is no god but Allah, and I am the messenger of Allah to all of mankind that I may warn [all] those who live. Embrace Islam and yours shall be peace and safety. But if you refuse then upon you shall be the sin of the Zoroastrians"

 

His message to the king of Ethiopia (the successor of the king to whom the Muslims had previously emigrated) was as follows:

 

"In the name of God, Most Compassionate, Most Merciful. From Muhammad the messenger of Allah to Negashi the great one of Ethiopia. Peace be unto he who follows [true] guidance. [Further], I thank God on your behalf, the One who there is no god but He. The King, the Holy, the Source of Peace and Perfection, the Giver of security, the Guardian. And I bear witness that Jesus the son of Mary was the spirit of Allah and His word which He sent down unto Mary, the virgin (and devoted), the pure, the chaste. So she bore him from His spirit and His blowing, just as He created Adam with His Hand. I invite you to God, the One. No partners has He. And [I invite you] to Friendship and consistency in His obedience, to follow me, and believe in that which has come unto me. For I am the messenger of God, and I invite you and your soldiers to God, the Noble, the Supreme. [Indeed,] I have delivered [the message] and advised, so accept my advice. And peace be unto he who follows [true] guidance"

 

Muhammad's message to the ruler of the Coptics, "Al-Muqokas":

 

"In the name of God, Most Compassionate, Most Merciful. From Muhammad the slave and messenger of Allah to 'Al-Muqokas' the great one of the Coptics. Peace be unto he who follows [true] guidance. [Further,] I greet you with the greeting of Islam. Embrace Islam and yours shall be peace and safety. Embrace Islam and God shall double your reward. But if you turn away then upon you shall be the sin of the Coptics. {Say: O People of the Scripture! Come to a word that is just between us and you: that we shall worship none but Allah, and that we shall associate no partners with Him, and that none of us shall take others for lords beside Allah. But if they turn away, then say: Bear witness that we are they who have surrendered [unto Him]}1"

 

Muhammad's message to Hercules (610-641AD), Emperor of Rome:

 

"In the name of God, Most Compassionate, Most Merciful. From Muhammad the slave and messenger of Allah to Hercules the great one of Rome. Peace be unto he who follows [true] guidance. [Further,] I greet you with the greeting of Islam. Embrace Islam and yours shall be peace and safety, and God shall double your reward. But if you turn away then upon you shall be the sin of the 'Ariusins'* . {Say: O People of the Scripture! Come to a word that is just between us and you: that we shall worship none but Allah, and that we shall associate no partners with Him, and that none of us shall take others for lords beside Allah. But if they turn away, then say: Bear witness that we are they who have surrendered [unto Him]}"

 

Delving into the details of the responses of these kings to Muhammad's messages is beyond the scope of this book. For more see any of the many books available at one of the bookstores listed at the back of this book. However, one response in particular bears a short mention. It is the response of the Caesar of Rome (Hercules) to Muhammad's message. Abdullah ibn Abbas narrates for us this story in Sahih Al-Bukhari. He says:

 

"Allah's Messenger (pbuh) wrote to Caesar and invited him to Islam. Allah's Messenger (pbuh) sent Dihyah al-Kalbi with his letter and ordered him to hand it over to the Governor of Busrah who would forward it to Caesar, who as a sign of gratitude to Allah, had walked from Hims to Ilya (i.e. Jerusalem) when Allah had granted him victory over the Persian forces.

 

So when the letter of Allah's Messenger (pbuh) reached Caesar, he said after reading it, "Seek for me any one of his people, if at present here, in order to ask him about Muhammad" At that time AbuSufyan ibn Harb* was in Sha'm with some men from Quraysh who had come (to Sha'm) as merchants during the truce that had been concluded between Allah's Messenger (pbuh) and the pagans of Quraysh.

 

AbuSufyan said, "Caesar's messenger found us somewhere in Sha'm so he took me and my companions to Ilya (Jerusalem). We were admitted into Caesar's court, to find him sitting in his royal court wearing a crown and surrounded by the senior dignitaries of the Byzantines.

 

He said to his interpreter, 'Ask them who among them is a close relation to the man who claims to be a prophet.'" AbuSufyan said, "I replied, 'I am the nearest relative to him.' He asked, 'What degree of relationship do you have with him?' I replied, 'He is my cousin,' and there was none of Banu Abdul Manaf* in the caravan except myself. Caesar said, 'Let him come nearer.' He then ordered my companions to stand behind me near my shoulder and said to his interpreter, 'Tell his companions that I am going to ask this man about the man who claims to be a prophet. If he tells a lie, they should give me a sign.'"

 

AbuSufyan added, 'By Allah! Had it not been shameful that my companions label me a liar, I should not have spoken the truth about Muhammad when Caesar asked me. But I considered it shameful to be labeled a liar by my companions. So I told the truth.*'

 

Caesar then said to his interpreter, 'Ask him what kind of family does Muhammad belong to.' I replied, 'He belongs to a noble family among us.' He said, 'Has anybody else among you ever claimed the same before him?' I replied, 'No.' He said, 'Had you ever known him to tell lies before he claimed that which he claimed?' I replied, 'No.' He said, 'Was anybody amongst his ancestors a king?' I replied, 'No.' He said, 'Do the noble or the poor follow him?' I replied, 'It is the poor who follow him.' He said, 'Are they increasing or decreasing?' I replied, 'They are increasing.' He said, 'Does anybody among those who embrace his religion become displeased and then renounce his religion?.' I replied, 'No.' He said, 'Does he break his promises?' I replied, 'No, but we have now a truce with him and we are afraid that he may betray us.'" AbuSufyan added, "Other than the last sentence, I could not work in a single word against him. Caesar then asked, 'Have you ever waged war with him?' I replied, 'Yes.' He said, 'What was the outcome of your battles against him?' I replied, 'The result varied; sometimes he was victorious and sometimes we were.' He said, 'What does he order you to do?' I said, 'He tells us to worship Allah alone, not to worship others with Him, and to discard all that our forefathers used to worship. He orders us to pray, give in charity, be chaste, keep our promises and return that which is entrusted to us.'

When I had said that, Caesar said to his interpreter, 'Say to him: I asked you about his lineage and your reply was that he belonged to a noble family. In fact, all messengers of God came from the noblest lineage of their nations. Then I questioned you whether anybody else among you had claimed such a thing, and your reply was in the negative. If the answer had been in the affirmative, I should have thought that this man was following a claim that had been made before him. When I asked you whether he was ever known to tell lies, your reply was in the negative, so I took it for granted that a person who did not tell a lie about people could never tell a lie about God. Then I asked you whether any of his ancestors was a king. Your reply was in the negative, and if it had been in the affirmative, I should have thought that this man sought the return of his ancestral kingdom.

 

When I asked you whether the rich or the poor people followed him, you replied that it was the poor who followed him. In fact, such are the followers of the messengers of God. Then I asked you whether his followers were increasing or decreasing. You replied that they were increasing. In fact, this is the result of true faith until it is complete (in all respects). I asked you whether there was anybody who, after embracing his religion, became displeased and renounced his religion; your reply was in the negative. In fact, this is the sign of true faith, for when its blessedness enters and mixes in the hearts completely, nobody will be displeased with it.

 

I asked you whether he had ever broken his promise. You replied in the negative. And such are the messengers of God; they never break their promises. When I asked you whether you fought with him and he fought with you, you replied that he did, and that sometimes he was victorious and sometimes you. Indeed, such are the messengers of God; they are put to trials and the final victory is always theirs.

 

Then I asked you what he commanded of you. You replied that he ordered you to worship Allah alone and not to worship others along with Him, to leave all that your fore-fathers used to worship, to offer prayers, to speak the truth, to be chaste, to keep promises, and to return what is entrusted to you. These are the qualities of a prophet who I knew (from the previous Scriptures) would appear, but I did not know that he would be from amongst you. If what you say is true, he will very soon capture the land under my feet, and if I knew that I would reach him definitely, I would go immediately to meet Him; and were I with him, then I would have certainly washed his feet.'"

 

Caesar then collected his nobles and military leaders and asked them what would be their response if he were to accept Muhammad's request. The whole court was thrown into a great uproar, the officers became extremely restless raising their voices in objection and their eyes grew wild. When he saw this he quickly interjected and claimed that he had only asked that question in order to test their resolve and their firm stance. So he renounced his previous resolve and refused Muhammad's message.

 

Jabir ibn Samurah narrated in Sahih Al-Bukhari:

 

Allah's Messenger (pbuh) said:

 

"When Khusraw (Chosroes) is ruined, there will be no Khusraw after him; and when Caesar is ruined, their will be no Caesar after him. By Him in Whose Hands my life is, you will spend their treasures in Allah's Cause."

 

After exactly one year, in the eleventh month of the seventh year after the emigration, Muhammad (pbuh) and his followers set out for Makkah once more and this time were allowed to enter it and perform the minor-pilgrimage that they were bared from performing the year before.

One of the conditions of the treaty of Al-Hudaibiyya was that anyone who wished to enter into Muhammad's pact could do so, and anyone who wished to enter into Quraish's pack could do so. Of those who later entered into Muhammad's pact was the tribe of Khuza'a. And of those who later entered into Quraish's pact was the tribe of Banu-Bikr.

 

The two tribes of Khuza'a and Banu-Bikr were ancient enemies. This hatred and animosity was handed down through the generations, father to son. When Islam came, it put an end to this matter and everyone moved on with their lives. After the two tribes had entered into the treaty between Quraish and the Muslims, the tribe of Banu-Bikr attacked some men from the tribe of Khuza'a at night while they were at one of their wells and killed many of them. Some men from Quraish had assisted Banu-Bikr in their attack with weapons and men. Those men of Khuza'a who escaped fled to the sanctity of holy masjid (mosque) in Makkah (wherein the Kaaba resides). Once they were inside the holy masjid, the men of Banu-Bikr said: "They have entered the sanctity of the holy mosque. Your Lord! Your Lord!." Some of the party responded: "There is no Lord today! If you allow them to escape from you now then you shall never again find such a chance as this."

 

Amr ibn Salim of the tribe of Khuza'a immediately went to the messenger of Allah (pbuh) and recited before him some verses of poetry wherein he called upon him to uphold the pact between the Muslims and Khuza'a. Muhammad (pbuh) replied: "Receive our aid [then] O Amr the son of Salim!."

 

Muslims are commanded in the Qur'an to verify all claims before acting upon them lest they inflict retribution upon an innocent unjustly. For this reason, Muhammad (pbuh) sent a messenger named Dhamrah to Quraish to verify this news and to give them notice. This messenger was told to give them a choice between three matters:

 

1) Either pay the "Diya" (Blood money) incumbent upon all murderers towards their victims, or

2) To renounce the treaty between Quraish and the group of men who had perpetrated this act, and they were the men of "Nufasa" of the tribe of Banu-Bikr, or

3) For Quraish to "throw back" (annul) the treaty between the Muslims and Quraish.

The Qur'an says:

 

"If you fear treachery from any people throw back [their covenant] to them [so as to be] on equal terms. Certainly, Allah likes not the treacherous" (Qur'an 8:58)

 

Quraish chose the third alternative and chose to annul the treaty. However, soon after the messenger of Muhammad (pbuh) had departed, the nobles of Quraish regretted their annulment of the treaty and feared the consequences of this act. So they sent one of their most respected nobles, Abu-Sufyan, in person to renew the treaty and to increase in it's term, however, Muhammad (pbuh) refused to meet with him and he returned to Quraish empty handed.

 

Muhammad (pbuh) prepared himself and the Muslims to march upon Makkah. At first he kept their objective a secret. However, before their departure for Makkah he informed them of their goal. As he did this he supplicated to God:

 

 "O my Lord, bar the spies and the news from Quraish so that we might surprise them in their land."

 

Hatib ibn Abi Balta'a was a Muslim in Yethrib who had kin in Makkah. When he learned of Muhammad's intent he wrote a letter of warning to Quraish and paid a woman to deliver it to Quraish with great urgency.

 

No sooner had this woman set out than angel Gabriel came to Muhammad (pbuh) informing him of what Hatib had done. So he sent Ali ibn Abi-Talib and Al-Zubair ibn Al-Awwam to retrieve it before she reached Quraish. Ali and Al-Zubair set out on their horses in great haste and caught up with her before she reached Makka. They then ordered her to get down off of her camel and asked her to hand over the letter. She replied that she had no letter, so they searched her belongings thoroughly but did not find the message. At this point Ali said: "I swear by Allah that the messenger of Allah did not lie nor have we lied! You shall hand over the letter or we shall strip you [till we find it]!." When she saw their resolve she told them to turn away. When they did so she removed it from her braids and handed it over to them.

 

Muhammad (pbuh) sent for Hatib and when he arrived he said: "Do not judge me in haste O messenger of Allah. By Allah, I believe in Allah and His messenger and I have not renounced my belief, however, I was a man of no clan in Quraish, and I have among them family, kin, and children. Further, I have no clan among them to protect my family. But those who are with you have clans [with Quraish] to protect [their families]. So I hoped in the absence of that that I might gain their good will in protecting my family."

 

When Umar ibn Al-Khattab heard these words he said: "Allow me to strike his neck O messenger of Allah, for he has betrayed Allah and His messenger and has apostatized!." Muhammad turned to Umar and said: "He has attended Badr. And how do you know O Umar?, perhaps Allah gazed upon the people of Badr and said to them: 'Do as you will for I have forgiven you [all]'" When Umar heard these words he wept bitterly and said: "God and His messenger know best."

 

Eight and a half years after the emigration, in the month of Ramadan, Muhammad (pbuh) departed Al-Madinah with ten thousand Muslims and rode towards Makkah. When they reached "Mar Al-Dhahran" they stopped and set up camp. Allah had answered Muhammad's prayer and had kept the news from Quraish. All that they knew was that the treaty had been nullified and they had not yet received news of Muhammad's intentions.

 

On the way to Makkah, Muhammad's cousin Abu-Sufyan ibn Al-Harith ibn AbdulMuttalib, met him. Muhammad refused to speak to him due to his past abuse and animosity. Finally, Abu-Sufyan gave up trying to speak to him and went to Ali complaining of his situation and asking for his advice.

 

Ali advised Abu-Sufyan to go and stand directly in front of Muhammad (pbuh) and then say to him the words of the brothers of Joseph to Joseph:

 

"By Allah, verily Allah has preferred you above us, and we were indeed among the sinners."

Qur'an 12:91

 

Ali Explained:

 

"For Muhammad (pbuh) does not love for someone to be better in speech than him (and in all good conduct in general)."

 

Abu-Sufyan went to Muhammad (pbuh) as he was instructed, stood directly before him and recited this verse. When he did so, Muhammad gazed upon him and responded with the verse directly following it:

 

"No blame shall be [cast] upon you today. May God forgive you, and He is the Most Merciful of those who show mercy!."  (Qur'an 12:92)

 

Abu-Sufyan embraced Islam and from that day forward never again did he gaze upon Muhammad (pbuh) directly, out of shame for his previous actions* .

 

Before entering into Makkah, Muhammad (pbuh) did his utmost to ensure the safety of everyone in Makkah save those who explicitly refused it. Muhammad addressed the Muslims before they rode into Makkah saying: "He who enters into Abu-Sufyan's home shall be given sanctuary. And he who closes his door shall be given sanctuary. And he who enters the holy masjid shall be given sanctuary" Muhammad then severely cautioned all Muslims against raising their weapons against anyone who did not attack them first. He also severely cautioned them against taking their money, property, or homes, and to not lay their hands upon the citizens.

 

It is recorded that Muhammad (pbuh) entered Makkah on the Friday the 20th of Ramadan (ninth lunar month) in the eighth year after the emigration. Muhammad (pbuh) directed Al-Abbas to sit Abu-Sufyan somewhere in the city where he shall see the passing of the Muslim army. As the tribes of the Muslims would pass by holding their flags, Abu-Sufyan would ask Al-Abbas "Who is this group?," and Al-Abbas would tell him, until finally Muhammad (pbuh) passed by in the "green" brigade clad in their chain-mail coats and their armor, extending as far as the eye could see. Abu-Sufyan exclaimed "My Lord! who are these?" Al-Abbas replied: "This is the messenger of Allah with the Muhajereen and the Ansar." Abu-Sufyan said: "No force shall ever resist such as these! By Allah O Abbas, the dominion of your nephew (Muhammad) has become immense indeed on this day!" Al-Abbas replied: "It is the prophethood" Abu-Sufyan replied: "How admirable it is!"

 

As the Muslims entered into Makkah victorious, Muhammad bowed his head down low in humility to God who had bestowed upon him this bloodless triumph. So low did he lower his head in humility and submission that his beard nearly touched his camel's back. As he was in this state he recited the chapter of Al-Fath(48):

 

"Verily, We have given you [O Muhammad] a manifest victory, that Allah may forgive you your sins of the past and the future, complete his favor upon you, and guide you on the straight path....." up to the end of the chapter.

 

As Muhammad and his army strode through the heart of Makkah, the capital of Arabia and it's political and spiritual center, he did so in all peace, humbleness, and justice. A man spoke to him on the that day, trembling with fear. As he did so, Muhammad (pbuh) consoled him saying: "Calm yourself, for I am not a king. I am but the son of a woman from Quraish who eats 'jerked' meat."

 

As Saad ibn Obadah (one of the leaders of the Ansar) passed by Abu-Sufyan, he called unto him saying: "Today is the day of the great poems (immortalizing this day). Today that which is unlawful is made lawful. Today Allah has dishonored Quraish." When Muhammad (pbuh) passed by Abu-Sufyan he complained to him of what Saad had said to him. Muhammad disliked what he heard and responded: "Rather, today is the day of mercy. Today Allah shall honor Quraish, and shall honor the Kaaba!" Muhammad (pbuh) then commanded that the banner be taken from Saad and given to his son Kais.

 

Some small scuffles ensued as a few men from Quraish attempted to attack some of the Muslims and put up a token resistance, however, they were quickly quelled. It is recorded that only twelve people were injured in the opening of Makkah.

 

Muhammad (pbuh) entered into the holy masjid and circled around the Kaaba with his bow in hand. As he did so, he would poke the 360 idols which had been placed around it with his bow and recite:

"And say: Truth has come and has crushed falsehood. Verily, falsehood [by it's nature] was destined to perish."  (Qur'an 17:81)

 

Muhammad (pbuh) then commanded that all idols and statues be removed from the Kaaba and destroyed.

 

Muhammad (pbuh) then stood in the door of the Kaaba. The people had collected below him and had filled the masjid, row upon row, waiting for him to issue his decree regarding their fate. Finally he spoke and said:

 

"There is no deity worthy of worship but Allah, no partners has He. He has fulfilled His promise, given victory to his servant, and defeated the confederates by His own Self. [I declare that] every glory, money, or blood has been placed under these, my two feet, except for the "sidanah" (custodianship of the Kaaba), and "siqaya" (watering of the pilgrims)*... O people of Quraish, I relieve you of the false pride of the age of ignorance, and it's pride in it's ancestry. Mankind is from Adam, and Adam was from dust."

 

He then recited: "O Mankind, We have created you from a male and a female and made you nations and tribes that you may know each other. Verily the noblest among you in the sight of Allah is the most God-fearing among you. Verily, Allah is all-knowing, All-Aware" (Qur’an, 49:13)

 

Muhammad (pbuh) then asked the people: "O people of Quraish. What do you imagine that I shall do with you?." The people reflected on their twenty one years (13+8) of abuse and open warfare against Muhammad and the Muslims and feared the worst. However, they were completely and utterly at his mercy now and could only respond: "[We hope it shall be] Goodness. [You are] a noble brother, the son of a noble brother" Muhammad (pbuh) replied to them: "Go, for you are [all] free!." He then descended, purified himself and then prayed eight "raka" (cycles) to God.

 

Muhammad (pbuh) then commanded Bilal the Ethiopian to perform the "adhan" (call to prayer) from the center of the holy masjid. From that day forward, the inhabitants of Arabia began to enter into Islam in droves, wave after wave. Islam had finally succeeded in eradicating paganism from the heart of Arabia, from Makkah.

 

Makkah was, and is to this day, the capital of Islam in the world. It is the home of the Kaaba, the birthplace of the message of Islam, and the birthplace of Muhammad (pbuh) himself. When Muhammad (pbuh) was finally blessed with the opening of Makkah the Muslims of Al-Madinah (the Ansar) feared that he would leave them and return to his hometown. However, out of loyalty to the Ansar for all they had done and sacrificed for Islam, Muhammad chose to return with them and live in Al-Madinah.

 

Over the next two years (the eighth and ninth years after the emigration), many more treaties were written, many more battles were fought, many nations sent their messengers to Muhammad (pbuh), and many more letters were sent to neighboring nations. The requirements of Islam were finally completed with the introduction of the fifth and final pillar of Islam, that of Hajj (pilgrimage)

 

7. Other Battles

Other battles ensued after that, however, the details shall be left for other books to elaborate upon. Any number of book stores can provide a number of books that describe them in detail. Contact any of the book stores listed at the back of this book for more on this topic.

 

Some of the highlights of these battles are:

 

The battle of Uhud which was fought in the third year after the emigration. In this battle Muhammad (pbuh) had given the Muslims specific commands on where and how to fight. In the beginning, they followed his command and were victorious. However, no sooner did they have the pagans of Quraish on the run than they forgot his commands and were subsequently defeated. Seven hundred Muslims and roughly three thousand pagans fought in this battle. Seventy men of the Ansar and twenty two men of Quraish died in this battle.

 

In the fifth year after the "Hijra" (the emigration), the Muslims and the pagans again met on the field of battle. This time, the men of Quraish summoned many of the tribes of Arabia and enlisted their aid. They also received the aid of another of the tribes of the Jews in the city of Al-Madinah, called the tribe of Bani-Quraidha. The city of Al-Madinah was vulnerable from one direction only, the direction of the homes of Bani-Quraidha. The Muslims made a pact with the tribe of Bani-Quraidha to protect that side of the city and not to allow the pagans entry. They, however, betrayed their pact with Muhammad and allowed the confederates to attack them from behind. This battle was named the battle of Al-Ahzab (the confederates), or the battle of Al-Khandaq (the trench).

 

The Muslims consisted of three thousand fighters. The Pagans had managed to collect four thousand men from Quraishand six thousand from the tribe of Ghatfan in addition to their allies from the Jews of Bani-Quraidha. The Muslims dug a trench which held the pagans off for a long time, and Muhammad (pbuh) managed to employ a measure of physiological warfare against them as well. Finally Allah sent a strong wind that overthrew their pots and ripped their tents out of the ground chasing them away. It is estimated that seven Muslims and four men from the confederates died in this battle.

 

It was in regard to this battle that the following verses were later revealed:

 

"When they came upon you from above you and from below you, and when the eyes grew wild and the hearts reached to the throats, and you imagined vain thoughts concerning Allah. There were the believers sorely tried, and were shaken a tremendous shaking."

 

up to the verses: "When the Believers saw the Confederate [forces], they said: 'This is what God and his Apostle had promised us, and God and His Apostle indeed spoke the truth.' And it only added to their faith and their obedience. Among the Believers are men who have been true to their covenant with God: of them some have paid their vow by death [in battle], and some of them still are waiting; and they have not altered in the least: That God may reward the truthful for their Truth, and punish the hypocrites if He will, or relent toward them [if He will]. Verily! Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful. And Allah repulsed the disbelievers in their fury; they gained no good. Allah averted their attack from the believers. And Allah is ever All-Strong, All-Mighty. And He brought those of the People of the Scripture who supported them down from their strongholds, and cast terror into their hearts. Some you slew, and some you made captive. And He caused you to inherit their land and their houses and their wealth, and land you have not trodden. and Allah is Able to do all things." (Qur'an 33:10-27)

Immediately after they had defeated the confederates, Muhammad (pbuh) and the Muslims surrounded the Jews of Bani-Quraidha and finally defeated them and expelled them from the city for their breaking of the treaty and their assistance of the confederates against them.

6. The Battle of Badr

The second year after the emigration was the year that the fasting of the month of Ramadan was prescribed upon all Muslims. However, it was famous for another reason, for it was in this year, the fifteenth year of the Islamic message, that the great turning point of Islam arrived. This was the year of the great battle of Badr (see section 6.5). Due to it's tremendous importance in the history of the Islamic message, this day was named in the Qur'an "Yawm al-Furqaan" (loosely translated: "The day of discerning and decisiveness").

 

For fifteen years, the Muslims had born the abuse and torture of Quraish and their nobles. They had lost their wealth, land and homes, and had endured great hardship. Many had died. Even after the emigration, Quraish insisted on following them with their abuse and every so often they would send small detachments to fight with them. These detachments would go so far as to enter the outskirts of the city and their farms.

 

In the third month of the next lunar year, the month of Safar (twelve months after the emigration), Muhammad (pbuh) received news of a caravan headed towards Quraish that was being lead by Abu-Sufyan, one of the staunchest of the nobles of Quraish in animosity to the Muslims. Muhammad (pbuh) decided to take this caravan and reimburse the Muslims part of their wealth which had been wrongfully taken from them when they fled Makkah.

 

As he traveled towards Makkah, Abu-Sufyan received word of Muhammad's intentions and this news alarmed him greatly. Abu-Sufyan sent hurried word to Quraish appealing for their assistance and urging their swift response. When Quraish received this plea they immediately summoned all of their nobles, all of the tribes of Makkah, and a number of the surrounding tribes and readied the provisions of war. Not a single one of the nobles of Quraish stayed behind except for Abu-Lahab who sent Al-Aasi ibn Hisham ibn Al-Mugheera in his place (upon the condition that Abu-Lahab pay off his debt of 4000 dirhams). This was the day the nobles had been waiting for. This was the day when they would finally put this upstart nation in it's place and would finally stamp out Muhammad and his followers. They would make an example of them so severe that all of the tribes of Arabia would be terrified of them for generations to come. The army of Quraish then hastened to cut off the Muslims before they reached the caravan.

 

Muhammad (pbuh) received word of Quraish's army, their numbers and their weapons. His men had agreed to set out with him for a much more innocuous matter than this and were not prepared for all-out war. For this reason, Muhammad (pbuh) collected them before him and informed them of the army of Quraish. He then sought their council and asked them all for their opinions.

 

When Muhammad (pbuh) asked for their council, he was in reality seeking the response of the Ansar. They had pledged to protect him and his followers with their life and their wealth so long as they resided within their city. However, he was now asking them to leave the city and wage war in another land. He wished to see how they would respond.

 

The first to respond to Muhammad's query were the Muhajereen. They pledged to follow him to the ends of the earth and to die Muslims. Muhammad (pbuh) then posed the question again, and again the Muhajereen responded well. After Muhammad (pbuh) asked a third time, Saad ibn Muath, one of the leaders of the tribes of Al-Madinah stood up and said:

 

"Perhaps your question is directed at us O messenger of Allah? Perhaps you feel that the Ansar believe that they are only obligated to assist you within the boundaries of the city? I hereby speak in the name of the Ansar when I say and answer on their behalf: Journey were you will, and extend the hand of friendship to whom you will, and reject whom you will, and take from our wealth what you will, and give us what you will. Indeed, that which you take from us is more beloved to us than that which you give us. Whatever you may decree in a matter, our decree proceeds from yours. By Allah, were you to march with us to the lakes of Ghamadan (in Yemen), we would march with you!. By Allah, were you to traverse this sea, we would traverse it with you!."

 

Another man from the Ansar then arose and said similar words. When Muhammad (pbuh) heard these words his face lit up and he was greatly pleased. He then commanded them:

 

"March forth [then] and receive glad tidings. For Allah has promised me one of two (victory or Heaven). By Allah, it is as if I am looking at their places of death [as I speak]"

 

Muhammad's army consisted of 313 men, two horses, and seventy camels. Two or three men would take turns riding these camels, and no preference in this matter would be given to an officer or a soldier. The flag was given to Musab ibn Omair, and the banners of the Muhajereen and the Ansar were given to Ali ibn abi Talib and Saad ibn Muath respectively. The flag was white and the two banners were black. The army of Quraish consisted of between nine hundred and one thousand men.

 

While the two armies were advancing upon one-another, Abu-Sufyan diverted his caravan away from the beaten path and down towards the shoreline. When he managed to take his caravan out of the face of danger he sent a messenger to the army of Quraish to return home for the caravan was safe. However, the nobles of Quraish insisted on fighting the Muslims and refused to return without having taught them a lesson.

 

When the two armies met, Muhammad (pbuh) lined his men up and prepared them for war. He then entered into his tent and supplicated to God, prayed to Him, and beseeched Him to grant them victory over their enemy. For if this handful of men were to be slaughtered this day, the message of God would vanish from the face of the earth for all time. Muhammad (pbuh) continued to supplicate to God, reverence His name and beseech Him for His assistance in great earnest and in all humbleness and submissiveness for some time. When Abu Bakr saw his state he attempted to console and comfort him as best he could. Finally, Muhammad (pbuh) withdrew from the tent and addressed his men. He encouraged them to fight, to fear God and to seek His great reward. The fighting then began.

 

It was the custom in that time that such battles would begin with celebrated representatives from each party fencing individually with one another until one party's representative killed the other's. Quraish sent three skilled swordsmen from among their nobles to represent them. They were, Utba ibn Rabeea, his brother Shaiba, and his son Al-Waleed. Muhammad (pbuh) met them with Obaida ibn Al-Harith (himself the son of Muhammad's grandfather), his uncle Hamza, and his cousin Ali. The Muslim party made short work of the representatives of Quraish and killed them quickly. However, Obaidah was injured severely by his opponent and died later on.

 

Both armies began to edge closer and closer to one-another until Muhammad (pbuh) finally gave the command: "Rise up to a Paradise the width of which is the heavens and the earth."

 

When Muhammad (pbuh) gave this command Omair ibn Al-Hamam asked: "A Paradise the width of which is the heavens and the earth?" Muhammad replied: "Yes!" Then Omair said: "Bakhin, Bakhin (a term of satisfaction) O messenger of Allah." Muhammad asked him: "What drove you to say Bakhin, Bakhin?" He replied: "Nothing O Messenger of Allah except that I had hoped to be of it's inhabitants." Muhammad replied: "Then, you are of it's inhabitants."

Obaidah took some dates out of his sack and began to put them in his mouth but stopped suddenly and said: "If I am given life enough to eat these dates, indeed I would have lived [too] long." He then tossed them aside and fought until he was killed.

 

Both parties fought long and hard until the Muslims gained the upper hand and defeated Quraish. Seventy men of Quraish were killed and seventy were taken as prisoners. Of the Muslims six men of the Muhajereen were killed and eight men from the Ansar. All of the greatest nobles of Quraish died on that day at the hands of the Muslims. The following verse of the Qur'an was then revealed:

 

"And Allah has granted you victory in Badr, battle of when you were weak. So fear Allah that you might [learn to] be thankful [to Him]" (Qur'an 3:123)

 

After he had buried the dead of Quraish, Muhammad (pbuh) turned to their grave and said: "O inhabitants of [this grave], we have found what our Lord promised us to be true, so have you found what your Lord promised you to be true?."

 

When the Muslims returned home Muhammad (pbuh) ordered them to treat the prisoners well. Abu Aziz narrated:

 

"I was [among the prisoners] in a group of the Ansar when they brought me back from Badr. Whenever they would bring me my dinner they would give me the bread [a delicacy] and suffice with dates for themselves out of respect for the command of the Messenger of Allah (to do good by the prisoners). Whenever a man among [my guards] would come into the possession of a piece of bread he would pass it over to me. Out of bashfulness I would pass it back to him, but he would return it to me and refuse to eat it."

 

Among the prisoners were the relatives of Muhammad (pbuh) such as his uncle Al-Abbas, his cousin Akeel, and others. However, he insisted that they not be given preferential treatment and be treated just like any of the other prisoners.

 

Muhammad (pbuh) did not kill the prisoners, rather, he forgave them and allowed them to be ransomed back to their people. He ransomed them back according to their wealth. Those who did not have anything were forgiven and set free without a ransom. Others were set free with the condition that they teach ten of the Ansar how to read and write. Zaid ibn Thabit* was one of the Muslims who learned to read and write in this way.

 

During the battle of Badr, the Jews of the tribe of Banu-Qainuqa broke their treaty with Muhammad (pbuh) and fought with the pagans of Quraish against him. Muhammad (pbuh) later surrounded them and ordered them to leave the city. He allowed them to go wherever they pleased and to carry whatever belongings they wished with them, however they were no longer welcome in Al-Madinah. They then left and migrated to Northern Arabia (al-Sham)

7. Other Battles

Other battles ensued after that, however, the details shall be left for other books to elaborate upon. Any number of book stores can provide a number of books that describe them in detail. Contact any of the book stores listed at the back of this book for more on this topic.

 

Some of the highlights of these battles are:

 

The battle of Uhud which was fought in the third year after the emigration. In this battle Muhammad (pbuh) had given the Muslims specific commands on where and how to fight. In the beginning, they followed his command and were victorious. However, no sooner did they have the pagans of Quraish on the run than they forgot his commands and were subsequently defeated. Seven hundred Muslims and roughly three thousand pagans fought in this battle. Seventy men of the Ansar and twenty two men of Quraish died in this battle.

 

In the fifth year after the "Hijra" (the emigration), the Muslims and the pagans again met on the field of battle. This time, the men of Quraish summoned many of the tribes of Arabia and enlisted their aid. They also received the aid of another of the tribes of the Jews in the city of Al-Madinah, called the tribe of Bani-Quraidha. The city of Al-Madinah was vulnerable from one direction only, the direction of the homes of Bani-Quraidha. The Muslims made a pact with the tribe of Bani-Quraidha to protect that side of the city and not to allow the pagans entry. They, however, betrayed their pact with Muhammad and allowed the confederates to attack them from behind. This battle was named the battle of Al-Ahzab (the confederates), or the battle of Al-Khandaq (the trench).

 

The Muslims consisted of three thousand fighters. The Pagans had managed to collect four thousand men from Quraishand six thousand from the tribe of Ghatfan in addition to their allies from the Jews of Bani-Quraidha. The Muslims dug a trench which held the pagans off for a long time, and Muhammad (pbuh) managed to employ a measure of physiological warfare against them as well. Finally Allah sent a strong wind that overthrew their pots and ripped their tents out of the ground chasing them away. It is estimated that seven Muslims and four men from the confederates died in this battle.

 

It was in regard to this battle that the following verses were later revealed:

 

"When they came upon you from above you and from below you, and when the eyes grew wild and the hearts reached to the throats, and you imagined vain thoughts concerning Allah. There were the believers sorely tried, and were shaken a tremendous shaking."

 

up to the verses: "When the Believers saw the Confederate [forces], they said: 'This is what God and his Apostle had promised us, and God and His Apostle indeed spoke the truth.' And it only added to their faith and their obedience. Among the Believers are men who have been true to their covenant with God: of them some have paid their vow by death [in battle], and some of them still are waiting; and they have not altered in the least: That God may reward the truthful for their Truth, and punish the hypocrites if He will, or relent toward them [if He will]. Verily! Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful. And Allah repulsed the disbelievers in their fury; they gained no good. Allah averted their attack from the believers. And Allah is ever All-Strong, All-Mighty. And He brought those of the People of the Scripture who supported them down from their strongholds, and cast terror into their hearts. Some you slew, and some you made captive. And He caused you to inherit their land and their houses and their wealth, and land you have not trodden. and Allah is Able to do all things." (Qur'an 33:10-27)

Immediately after they had defeated the confederates, Muhammad (pbuh) and the Muslims surrounded the Jews of Bani-Quraidha and finally defeated them and expelled them from the city for their breaking of the treaty and their assistance of the confederates against them.